×
KÜLTÜR

ANALİZ

Dijital Devrim: Okuryazarlık-Sonrası Toplum ve Medeniyetin Sonu!

Orwell, kitapları yasaklayacak iktidarlardan korkuyordu. Huxley ise kitap okumak isteyecek kimse kalmayacağı için kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacak bir zamanın gelmesinden. Akıllı telefonlar sadece dikkatimizi dağıtmakla kalmadı. Medeniyetin sonunu da hazırladı.
MATBAANIN İCADI, modern tarihin en önemli devrimlerinden biriydi; ancak ne kan dökülmüştü, ne bombalar patlatılmıştı ne de bir hükümdarın başı kesilmişti.

Belki de hiçbir büyük toplumsal dönüşüm bu kadar sessizce gerçekleştirilmemiştir. Bu dönüşüm koltuklarda, kütüphanelerde, kafelerde ve kulüplerde gerçekleşti.

Bütün olay şundan ibaretti: 18. yüzyılın ortalarında çok sayıda sıradan insan okumaya başladı.

Matbaa çağı

Matbaanın icadından sonraki ilk birkaç yüzyıl boyunca okuma büyük ölçüde seçkinlerin uğraşı olarak kaldı. Ancak 1700'lerin başlarında, eğitimin yaygınlaşması ve ucuz kitap sayısının patlamasıyla, okuma alışkanlığı hızla orta sınıflara ve hatta toplumun alt kademelerine kadar yayılmaya başladı. O dönemde yaşayan insanlar, çok önemli bir şeyin olup bittiğini anlıyorlardı. Birdenbire herkes her yerde okumaya başlamıştı: Erkekler, kadınlar, çocuklar, zenginler, fakirler. Okuma, bir "ateş", bir "salgın", bir "çılgınlık", bir "delilik" olarak tanımlanmaya başlandı. Tarihçi Tim Blanning'in yazdığı gibi, "muhafazakarlar dehşete düşerken, ilerici kesimler ise sosyal sınır tanımayan bu alışkanlıktan dolayı büyük sevinç yaşıyordu."

Bu dönüşüm bazen "okuma devrimi" olarak da bilinir. Bu, bilgiye erişimin eşi benzeri görülmemiş bir demokratikleşmesiydi; tarihte sıradan erkek ve kadınların eline geçen en büyük bilgi aktarımıydı.

Britanya'da 18. yüzyılın ilk on yılında sadece 6.000 kitap yayımlanırken, aynı yüzyılın son on yılında yeni kitap sayısı 56.000'i geçmişti. 1700'lü yıllar boyunca Almanya’da yarım milyondan fazla yeni yayın ortaya çıkmıştı. Tarihçi Simon Schama, "18. yüzyıl Fransa'sındaki okuryazarlık oranlarının 20. yüzyılın sonlarındaki Amerika Birleşik Devletleri'ndekinden çok daha yüksek olduğunu" bile yazmıştı.

Eskiden okuyucular hayatlarını iki veya üç kitabı okuyup tekrar okuyarak "yoğun" bir şekilde okurken, okuma devrimi yeni bir tür "geniş kapsamlı" okumayı popülerleştirdi. İnsanlar ellerine geçen her şeyi okudular: gazeteler, dergiler, tarih, felsefe, bilim, teoloji ve edebiyat. Kitaplar, broşürler ve süreli yayınlar matbaalardan adeta fışkırıyordu.

Bu dönem, düşünce ve bilgi alanında anıtsal eserlerin çağıydı: Ansiklopedi, Samuel Johnson'ın İngiliz Dili Sözlüğü, Edward Gibbon'ın Roma İmparatorluğu'nun Çöküşü ve Yıkılışı, Immanuel Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi. Tanrı, tarih, toplum, siyaset ve hatta hayatın amacı ve anlamı hakkında radikal yeni fikirler Avrupa'yı kasıp kavurdu.

Daha da önemlisi, matbaa insanların düşünme biçimini değiştirdi.

Basılı eserler dünyası, düzenli, mantıklı ve rasyoneldir. Kitaplarda bilgi sınıflandırılır, anlaşılır, birbirine bağlanır ve yerine yerleştirilir. Kitaplar argümanlar ortaya koyar, tezler önerir, fikirler geliştirir. Medya kuramcısı Neil Postman, "Yazılı kelimeyle etkileşim kurmak, önemli ölçüde sınıflandırma, çıkarım yapma ve akıl yürütme yetenekleri gerektiren bir düşünce çizgisini takip etmek anlamına gelir" diye yazmıştı.

Postman'ın da belirttiği gibi, on sekizinci yüzyılda matbaa kültürünün gelişmesi ile aklın yükselen itibarı, batıl inançlara karşı düşmanlık, kapitalizmin doğuşu ve bilimin hızlı gelişimi arasındaki ilişki tesadüf değildir. Bazı tarihçiler ise on sekizinci yüzyıldaki okuryazarlık patlamasını Aydınlanma Çağı, insan haklarının doğuşu, demokrasinin gelişimi ve hatta sanayi devriminin başlangıcıyla ilişkilendirmişlerdir.

Hasılı, bugün bildiğimiz dünya, okuma devrimiyle şekillendi.

Karşı devrim

Şu anda karşı devrim yaşıyoruz.

Okuma devriminin insan bilgisinde yeni bir çağ başlatmasının üzerinden üç yüz yıldan fazla bir zaman geçmesinin ardından, kitaplar ölüyor.

Çok sayıda çalışma, okuma alışkanlığının hızla azaldığını gösteriyor. Ekran çağına dair en kötümser 20. yüzyıl eleştirmenleri bile mevcut krizin boyutunu tahmin etmekte zorlanırdı.

Amerika'da, zevk için okuma son yirmi yılda yüzde kırk oranında azaldı. İngiltere'de yetişkinlerin üçte birinden fazlası okumayı bıraktığını söylüyor. Ulusal Okuryazarlık Vakfı, çocukların okuma oranlarında "şok edici ve moral bozucu" düşüşler olduğunu ve bunun şimdiye kadarki en düşük seviyede olduğunu bildiriyor. Yayıncılık sektörü krizde: Yazar Alexander Larman'ın yazdığı gibi , "bir zamanlar on binlerce, hatta yüz binlerce satılan kitaplar artık dört haneli rakamlarda satılsa bile şanslı sayılıyor."

En dikkat çekici olanı ise, OECD'nin 2024 yılının sonlarında yayınladığı bir raporda, gelişmiş ülkelerin çoğunda okuryazarlık seviyelerinin "azaldığını veya durgunlaştığını" tespit etmesidir. Bir zamanlar, bu tür istatistiklerle karşılaşan bir sosyal bilimci, bunun nedeninin savaş veya eğitim sisteminin çöküşü gibi toplumsal bir kriz olduğunu tahmin edebilirdi.

Hâlbuki neden: 2010'ların ortalarından itibaren, gelişmiş ülkelerde yaygın olarak kullanılmaya başlayan akıllı telefonlardı. O yıllar insanlık tarihinde bir dönüm noktası olarak hatırlanacak.

Daha önceleri insanlık tarihinde akıllı telefon gibi bir teknoloji hiç olmamıştı. Sinema veya televizyon gibi önceki eğlence teknolojileri, izleyicilerinin dikkatini belirli bir süre için çekmeyi amaçlarken, akıllı telefonlar tüm hayatınızı talep ediyor. Akıllı telefonlar aşırı derecede bağımlılık yapacak şekilde tasarlanıyor: Anlamsız bildirimler, saçma kısa videolar ve sosyal medyada öfke uyandıran içeriklerle kullanıcıyı sürekli kendisine bağımlı hale getiriyor.

Günümüzde ortalama bir insan günde yedi saatini ekran karşısında geçiriyor. Z kuşağı için bu rakam dokuz saat. The Times'da yakın zamanda yayınlanan bir makaleye göre, günümüz öğrencileri ortalama olarak, uyanık oldukları zamanın 25 yılını ekran başında geçirecekler.

Eğer okuma devrimi tarihte sıradan insanlara yapılan en büyük bilgi transferini temsil ediyorsa, ekran devrimi ise tarihte sıradan insanlardan yapılan en büyük bilgi gaspını temsil ediyor.

Üniversitelerimiz bu krizin ön saflarında yer alıyor. Şu anda, neredeyse tamamen kısa video, bilgisayar oyunları, bağımlılık yapan algoritmalar (ve giderek artan bir şekilde yapay zeka) dünyasında büyümüş, gerçek anlamda "okuma yazma sonrası" ilk öğrenci gruplarına eğitim veriyorlar.

Her yerde bulunan mobil internet, bu öğrencilerin dikkat sürelerini yok ediyor; kelime dağarcıklarının gelişimini sınırlandırıyor. Sonuçta, kitaplarda depolanan zengin ve ayrıntılı bilgiler birçoğu için erişilemez hale geliyor. Amerikan üniversitelerindeki İngiliz edebiyatı öğrencileri üzerinde yapılan bir çalışma, bir zamanlar çocuklar tarafından düzenli olarak okunan Charles Dickens'ın Bleak House romanının ilk paragrafını bile anlayamadıklarını ortaya koydu.

Bir başka umutsuz değerlendirmeye göre, "öğrencilerimizin çoğu işlevsel olarak okuma yazma bilmiyor". Bir Oxford-Britanya öğretim görevlisi, öğrencilerinde "okuma yazma becerilerinde çöküş" yaşandığını belirtiyor.

Bilginin aktarılması – üniversitenin en kadim işlevi – gözlerimizin önünde çöküyor. Shakespeare, Milton ve Jane Austen gibi eserleri yüzyıllardır nesilden nesile aktarılan yazarlar artık yeni nesil okuyuculara ulaşamıyor. Yeni nesiller bu eserleri anlama yeteneklerini kaybediyorlar.

Öğrenme geleneği, insanlık tarihi boyunca okuru okura bağlayan, kıymetli bir altın bilgi bağı gibiydi. Bu bağ, barbar akınlarının sınırları zorlaması, şehirlerin küçülmesi ve kütüphanelerin yanması ve çürümesiyle Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşü sırasında kopmuştu. Roma'nın eğitimli elitinin dünyası dağılırken, birçok yazar ve edebiyat eseri insan hafızasından silindi; ya sonsuza dek kayboldu ya da yüzlerce yıl sonra Rönesans'ta yeniden keşfedildi.

İşte o altın bağ bugün ikinci kez kopuyor.

Entelektüel bir trajedi

Okuma alışkanlığındaki çöküş, çeşitli bilişsel yetenek ölçümlerinde düşüşe yol açıyor. Okumanın, gelişmiş hafıza, dikkat süresi, daha iyi analitik düşünme, gelişmiş sözel akıcılık ve ileri yaşlarda daha yavaş bilişsel gerileme gibi bir dizi bilişsel faydaları mevcut.

2010'ların ortalarında akıllı telefonların piyasaya sürülmesinin ardından, öğrencilerin yeteneklerini ölçen en ünlü uluslararası ölçüt olan küresel PISA puanları düşmeye başladı. John Burn Murdoch'un Financial Times'da yazdığı gibi, anketlerde, öğrenciler, düşünme, öğrenme ve konsantre olma konusunda giderek daha fazla zorlandıklarını belirtiyorlar. 

Geleceği İzleme çalışması, 18 yaşındakilere düşünme, konsantre olma veya yeni şeyler öğrenme konusunda zorluk çekip çekmediklerini soruyor. Zorluk yaşadığını bildiren lise son sınıf öğrencilerinin oranı 1990'lar ve 2000'ler boyunca istikrarlı kalırken, 2010'ların ortalarında hızlı yükselişe geçiyor.

Burn Murdoch'un da belirttiği gibi, bu bilişsel sorunlar sadece okullar ve üniversitelerle sınırlı değil. Herkesi etkiliyor: "[akıl yürütme ve problem çözme becerilerindeki düşüş] sadece ergenlerle sınırlı değil. Yetişkinlerde de benzer bir durum görülüyor ve düşüşler tüm yaş gruplarında gözlemleniyor."

En ilgi çekici ve endişe verici olanı ise, yirminci yüzyıl boyunca sürekli yükselen (sözde "Flynn etkisi") ancak şimdi düşmeye başlamış gibi görünen IQ vakası.

Sonuç sadece bilgi ve zeka kaybı değil, aynı zamanda insanlık deneyiminin trajik bir şekilde yoksullaşması. Yüzyıllardır, neredeyse tüm eğitimli ve zeki insanlar, edebiyatın ve öğrenmenin insan varoluşunun en yüce amaçları ve en derin tesellileri arasında yer aldığına inanıyordu.

Klasikler yüzyıllar boyunca korunmuştu, çünkü Matthew Arnold'ın ünlü ifadesiyle, "düşünülmüş ve söylenmiş en iyi şeyleri" içerirlerdi.

En büyük romanlar ve şiirler, bizi hayal gücümüzle başkalarının zihinlerinin içine yerleştirerek ve başka zamanlara ve başka yerlere götürerek insan deneyimine dair anlayışımızı zenginleştirir. Kurgusal olmayan eserler – bilim, tarih, felsefe, gezi yazıları – okuyarak, içinde yaşama ayrıcalığına sahip olduğumuz olağanüstü ve karmaşık dünyadaki yerimizle derinden tanışırız.

Akıllı telefonlar bizi bu tesellilerden mahrum ediyor.

21. yüzyılda gençleri etkileyen kaygı, depresyon ve amaçsızlık salgını, genellikle akıllı telefonların teşvik ettiği izolasyon, yalnızlık ve olumsuz sosyal karşılaştırmalardan kaynaklanıyor.

Bu salgın, aynı zamanda, merak, anlatı, derin dikkat ve sanatsal tatmin gibi derin insan ihtiyaçlarına hitap etmekten tamamen yoksun olan ekran kültürünün anlamsızlığının, parçalanmışlığının, bayağılığının ve sığlığının da bir sonucu.

Zihinsiz bir dünya

Kültürün, eleştirel düşüncenin ve zekanın bu şekilde yok olması, insan potansiyelinin ve insan gelişiminin trajik bir kaybını temsil ediyor. Aynı zamanda modern toplumların karşı karşıya olduğu en büyük zorluklardan birini ifade ediyor. Geniş, birbirine bağlı, hoşgörülü ve teknolojik olarak gelişmiş medeniyetimiz, okuryazarlığın teşvik ettiği karmaşık, rasyonel düşünme biçimleri üzerine kurulmuştu.

Klasik edebiyatçı Eric Havelock, antik Yunanistan'da okuryazarlığın ortaya çıkmasının felsefenin doğuşunun katalizörü olduğunu savundu. İnsanlar fikirlerini kağıda döküp sorgulama, geliştirme ve üzerine inşa etme imkanına sahip olduklarında, tamamen yeni ve devrim niteliğinde bir analitik ve soyut düşünme biçimi doğdu; bu da tüm uygarlığımızı şekillendirecekti. Yazının doğuşuyla birlikte, kabul görmüş düşünme biçimleri sorgulanabilir ve geliştirilebilir hale geldi. Bu, türümüzün bilişsel özgürleşmesiydi.

Neil Postman'ın Amusing Ourselves to Death adlı kitabında belirttiği gibi:

Felsefe eleştiri olmadan var olamaz... Yazı, düşünceyi sürekli ve yoğun bir incelemeye tabi tutmayı mümkün ve elverişli kılar. Yazı, konuşmayı dondurur ve böylece dilbilimciyi, mantıkçıyı, retorikçiyi, tarihçiyi, bilim insanını -anlamını, nerede hata yaptığını ve nereye götürdüğünü görebilmek için dili önlerinde tutmak zorunda olan herkesi- doğurur.

Sadece felsefe değil, modern uygarlığın tüm entelektüel altyapısı, okuma ve yazmadan ayrılamayan karmaşık düşünme biçimlerine bağlıdır: Ciddi tarih yazımı, bilimsel teoremler, ayrıntılı politika önerileri ve kitaplarda, dergilerde yürütülen titiz ve tarafsız siyasi tartışmalar.

Bu ileri düşünce biçimleri, modernliğin entelektüel temellerini oluşturur. Eğer dünyamızın şu anda istikrarsız olduğunu hissediyorsak - sanki altımızdaki zemin kayıyormuş gibi - bunun nedeni, bu temellerin ayaklarımızın altında parçalanıyor olmasıdır.

Muhtemelen fark etmişsinizdir, ekran dünyası basılı yayın dünyasına kıyasla çok daha çalkantılı bir yer olacak: Daha duygusal, daha öfkeli, daha kaotik.

Walter Ong, yazmanın düşünceyi soğuttuğunu ve rasyonelleştirdiğini vurguladı. Bir TikTok videosunda fikrinizi savunmak istiyorsanız, mantıksal argümanları atlatmanın sayısız yolu vardır. Bağırabilir, ağlayabilir ve izleyicilerinizi ikna edebilirsiniz. Duygusal müzik çalabilir veya yürek burkan görüntüler gösterebilirsiniz. Bu tür çağrılar rasyonel değildir, ancak insanlar mükemmel rasyonel hayvanlar değillerdir ve bunlardan etkilenmeye eğilimlidirler.

Bir kitap size bağıramaz (çok şükür!) ve ağlayamaz. Podcast yayıncıları ve YouTuber'lar sahip olduğu o mantığı altüst eden argümanlar dizisine sahiptir. Ancak yazarlar, yalnızca akla bağımlıdır ve argümanlarını cümle cümle acı verici bir şekilde bir araya getirmeye mahkumdurlar (şu an o acıyı hissediyorum). Kitaplar mükemmel olmaktan çok uzaktır, ancak şimdiye kadar icat edilmiş diğer tüm insan iletişim araçlarından çok daha fazla mantıksal argümanlara bağlıdır.

Bu nedenle Ong, okuryazar olmayan “sözlü” toplumların, okuryazar ülkelerden gelen ziyaretçilere söylem ve düşüncelerinde genellikle dikkat çekici derecede mistik, duygusal ve düşmanca göründüğünü gözlemlemiştir.

Kitaplar yok olurken, bu "sözlü" düşünce alışkanlıklarına geri dönüyor gibiyiz. Söylemimiz panik, nefret ve kabile savaşlarına doğru çöküyor. Bilim karşıtı düşünce, Amerikan hükümetinin en üst düzeyinde gelişiyor. Candace Owens ve Russell Brand gibi akıl dışılığı ve komplo teorilerini savunanlar, çevrimiçi ortamda geniş ve saf kitleler buluyor.

Kağıt üzerinde ortaya konulduğunda argümanları saçma görünebilir. Ancak ekranda birçok insan için ikna edicidirler.

Bu duygusal ve irrasyonel düşünme biçimlerinin yükselişi, kültürümüz ve politikamız için derin bir tehdit oluşturuyor.

Tarihin en gelişmiş medeniyetini, okuma yazma bilmeyen bir toplumun entelektüel donanımıyla yönetmenin mümkün olmadığını yakında anlayabiliriz.

Yaratıcılığın sonu

Matbaa çağı, eşi benzeri görülmemiş bir dinamizm ve kültürel zenginlikle karakterize edildi. Okuma, modernitenin temelini oluşturan yaratıcılık ve yeniliğin temel taşlarından biriydi.

Bir toplumun basılı yayın kültüründen faydalanabilmesi için her vatandaşının kitap kurdu olması gerekmiyor elbet. Ama yine de, medeniyetimizi şekillendiren liderleri, mucitleri, bilim insanlarını ve sanatçıları birleştiren bir alışkanlık varsa o da okuma. 

Büyük politikacıları ele alalım: Teddy Roosevelt günde bir kitap okuduğunu iddia ederdi, Winston Churchill gençliğinde felsefe, ekonomi ve tarih alanlarında iddialı bir okuma programı belirlemiş ve hayatı boyunca okumaya doymak bilmez bir şekilde devam etmişti. Clement Attlee, okul yıllarında haftada dört kitap okuduğunu hatırlardı.

Ya da popüler kültürü ele alalım (genellikle insan çabasının özellikle edebi bir alanı olarak düşünülmez). David Bowie, kendi sözleriyle, "açgözlü bir şekilde" okuyordu. Bir keresinde şöyle demişti: "Aldığım her kitabı sakladım. Atamam. Elimden bırakması fiziksel olarak imkansız!" Bowie'nin en sevdiği yüz kitap listesinde William Faulkner, Tom Stoppard, DH Lawrence ve TS Eliot'ın eserleri yer alıyor.

Paul McCartney, şarkı yazarlığı kariyeri hakkında yazdığı yakın tarihli bir kitapta, kendisine ilham veren yazarlar arasında "Dylan Thomas, Oscar Wilde ve Allen Ginsberg, Fransız sembolist yazar Alfred Jarry, Eugene O'Neill ve Henrik Ibsen"i saydı.

Thomas Edison hayatı boyunca çok okudu. Charles Darwin de öyle. Albert Einstein da. İronik bir şekilde, Elon Musk bile "kitaplarla büyüdüğünü" iddia ediyor.

Okuma, dahi insanlara kitaplarda saklı olan engin ve paha biçilmez bilgi hazinesine ("düşünülmüş ve söylenmiş en iyi şeyler") erişim sağlayarak yaratıcı çalışmaları zenginleştiriyor. Okuma disiplini, onlara bu geleneği sorgulamak, geliştirmek ve devrimleştirmek için analitik araçlar kazandırıyor.

Elizabeth Eisenstein'ın Erken Modern Avrupa'da Matbaa Devrimi adlı eserinde savunduğu gibi, matbaanın icadı, modern dünyayı şekillendiren bir dizi kültürel devrimi tetiklemeye yardımcı oldu: Rönesans, Reform ve bilimsel devrim. Diğer tarihçiler ise bunlara Aydınlanma Çağı'nı, insan haklarının doğuşunu ve sanayi devrimini de ekler.

Eisenstein, okumanın yeniliği teşvik etme eğiliminin Rönesans üniversitelerinde nasıl ortaya çıktığını açıklıyor. Matbaanın icadıyla öğrencilerin kitaplara erişimi arttı ve bu da "zeki lisans öğrencilerinin öğretmenlerinin kavrayışının ötesine geçmelerini" sağladı. Yetenekli öğrencilerin artık bir dil veya akademik beceri öğrenmek için belirli bir ustanın ayaklarının dibinde oturmalarına gerek kalmadı. Ve böylece, sessiz birer rehber görevi gören teknik metinlerden faydalanan öğrenciler, geleneksel otoriteye daha az boyun eğmiş ve yenilikçi eğilimlere daha açık hale gelmişti. Özellikle matematik metinlerinin güncellenmiş baskılarıyla donatılan genç zihinler, yalnızca kendi büyüklerini değil, eski çağların bilgeliğini de aşmaya başlamışlardı.

Bugünse modern öğrenciler, bir kez daha öğretmenlerinin otoritesine bağımlı hale geliyor ve bu nedenle ilerleme kaydetme, yenilik yapma ve geleneksel görüşleri sorgulama konusunda daha az yetenekli oluyorlar.

Bu öğrenciler, basitlik, tekrar ve yüzeysellikle karakterize edilen ekran çağının durgun kültürünün yalnızca bir belirtisi. Bu belirtiler her yerde gözlemlenebilir.

Her türden pop şarkıları daha kısa, daha basit ve daha tekrarlayıcı hale geliyor ve filmler sonsuz tekrarlanan seri formüllere indirgeniyor. Çalışmalar, "çığır açan" ve "dönüştürücü" icatların sayısının azaldığını gösteriyor. Bilimsel araştırmalara tarihte hiç olmadığı kadar çok para harcanıyor, ancak ilerleme hızı "geçmişle zar zor aynı seviyede kalıyor." 

Şüphesiz birçok faktör etkili, ancak bu durum, çocukluklarını okumak veya düşünmek yerine ekranlara yapışık geçiren bir araştırmacı kuşağından bekleyeceğiniz şeyin de tam karşılığı.

Kitapların kendileri bile giderek daha az karmaşık hale geliyor.

Okuryazarlığın yaygın olduğu dünya, karmaşıklık ve yenilikçilikle karakterize edilirken, okuryazarlığın azaldığı dünya sadelik, cehalet ve durgunlukla karakterize ediliyor. Okuryazarlığın azalmasının, kültürel "nostalji"ye olan bir takıntıyı, geçmişin kültürel biçimlerini sonsuzca yeniden kullanma arzusunu beraberinde getirmesi muhtemelen tesadüf değil.

Kültürümüz akıllı telefon çölüne dönüşüyor.

Geçmişin kültürel zenginliklerinden kopmuş olarak, narsist bir sonsuz şimdiki zamanda yaşamaya mahkum edildik. Bizden önce gelenlerin görüşlerini sorgulamak ve geliştirmek için gerekli eleştirel araçlardan yoksun bırakıldığımız için, süper kahraman filminden süper kahraman filmine, tekrarlayan pop şarkısından tekrarlayan pop şarkısına kendimizi sonsuzca tekrar etmeye ve taklit etmeye mahkum edildik.

Her şeyden önemlisi, giderek bayağılaşan ve akıldan yoksunlaşan bu kültür, siyasetimiz için bir felakettir.

Demokrasinin ölümü

18. yüzyıldaki okuma devrimi sadece heyecanla değil, aynı zamanda ahlaki bir panikle birlikte gerçekleşti.

Bir Alman din adamı gürleyerek şöyle demişti: "Ne tütün bağımlısı, ne kahve tutkunu, ne şarap düşkünü ne de bir kumarbaz, çok sayıda aç okurun okuma alışkanlığına bağımlı olduğu kadar piposuna, şişesine, oyunlarına veya sehpasına bağımlı olamaz."

Richard Steele, "romanların, sıradan yaşamın asla gerçekleştiremeyeceği beklentiler yarattığından" endişe ediyordu. Diğerleri ise okumanın "hayal gücünü çok fazla harekete geçirdiğinden ve kalbi yorduğundan" kaygılanıyordu.

Bu kaygılara gülmek kolay. Hayatımız boyunca kitap okumanın ne kadar erdemli ve mantıklı olduğunu duyduk. Okumak nasıl tehlikeli olabilir ki?

Ancak geriye dönüp bakıldığında, bu muhafazakâr ahlakçıların endişelenmekte haklı oldukları görülüyor. Okuryazarlığın hızla yayılması, değer verdikleri düzenli, hiyerarşik ve son derece sosyal eşitsiz dünyayı yıkmaya yardımcı oldu.

Okuma devrimi, Avrupa'nın eski aristokratik rejiminin - tepede kudretli kralların, altta lordların ve din adamlarının, en altta ise kıvranan köylülerin bulunduğu eski otokratik yönetim sisteminin - aşırı ayrıcalıklı ve sömürücü aristokratları için bir felaketti.

Cehalet, feodal Avrupa'nın temel taşlarından biriydi. Aristokratik düzenin muazzam eşitsizlikleri kısmen, halkın hükümetlerinin yolsuzluk, suistimal ve verimsizliklerinin boyutunu öğrenme imkanının olmamasından kaynaklanıyordu.

Eski feodal hiyerarşi, mantıksal argümanlardan ziyade, Walter Ong'un çok okuryazarlık öncesi olarak tanımlayabileceği mistik ve duygusal düşünceye yapılan atıflarla haklı çıkarılıyordu.

Bu, 17. yüzyıl tarihçilerinin iktidarın "temsili" kültürü olarak bildiği, kralın korkutucu ve hayranlık uyandıran imajını tebaasına dayatan, son derece görsel bir monarşik propaganda sistemiydi. Rejim, gücünü geçit törenlerinde, resimlerde, havai fişek gösterilerinde, heykellerde ve görkemli binalarda sergiliyordu.

Bu sistem, kitlesel okuryazarlığın olmadığı bir çağda işliyordu. Ancak bilgi toplumda yayıldıkça ve matbaanın teşvik ettiği analitik, eleştirel düşünme biçimleri yerleştikçe, eski düzeni destekleyen tüm zihinsel ve kültürel atmosfer dağıldı. İnsanlar çok fazla şey bilmeye ve çok fazla düşünmeye başladılar.

Bu açıdan Feodal düzen, okuryazarlıkla temelden bağdaşmaz görünüyor. Tarihçi Orlando Figes, İngiliz, Fransız ve Rus devrimlerinin hepsinin okuryazarlık oranının yaklaşık yüzde elliye yakın olduğu toplumlarda gerçekleştiğini belirtmiştir.

Robert Darnton'ın "The Revolutionary Temper" adlı kitabı, matbaanın icadıyla Fransa'daki eski rejime karşı ortaya çıkan kaosu anlatıyor. Bilgi, Fransız toplumunda yıkıcı etkilerle yayıldı: Siyasi mahkumlar, devlet tarafından haksız yere hapsedilmelerini kamuoyuna duyuran, çok satan anı kitapları yazdılar; sıradan insanlar, aristokratların sahip olduğu aşırı ve haksız zenginlik hakkında broşürler tükettiler; hükümetin felaket niteliğindeki mali durumu, Versay'ın arka odalarında kapalı kapılar ardında değil, birdenbire şaşkın ve öfkeli bir kamuoyu tarafından tartışılmaya başlandı.

Bu arada, analitik ve eleştirel düşünme biçimleri, eski düzenin mistik ve duygusal temellerini yavaş yavaş aşındırmaya başladı. Aydınlanma döneminin filozofları ve radikal düşünürleri, giderek büyüyen orta sınıf okuyucu kitlesinin desteğiyle, ağırlıklı olarak basılı yayınlarda dile getirilen türden eleştirel sorular sormaya başladılar. Güç nereden geliyor? Neden bazı insanların diğerlerinden çok daha fazla şeye sahip olması gerekiyor? Neden tüm insanlar eşit değil?

Ancak burada şunu belirtmekte fayda var: Bu son derece basitleştirilmiş anlatım, tarihin gidişatını şekillendiren ekonomi, iklim, bireysellik ve talih gibi birçok faktörü kenarda tutuyor. Sadece basılı yayınlar barış ve demokrasiyi getiremez (Rus devriminin sonuçlarına bakın) elbet. Ve basılı yayınlar, insanların doğuştan gelen tarafgirliğe ve şiddete yönelik eğilimlerini ortadan kaldıramaz (Fransız devriminin ardından yaşananlara bakın). Basılı yayınlar kesinlikle sahte haberlere ve komplo teorilerine karşı bağışık değildir (Fransız devrimine giden sürece bakın).

Ancak, basılı yayınların kusursuz ve bozulmaz bir iletişim sistemi olduğuna inanmak zorunda değilsiniz; yine de onun demokrasinin neredeyse kesinlikle gerekli bir ön koşulu olduğunu kabul edebilirsiniz.

Neil Postman, "Televizyon: Öldüren Eğlence" adlı eserinde demokrasi ve matbaanın neredeyse birbirinden ayrılamaz olduğunu savunur. Etkili bir demokrasi, günün meselelerini ayrıntılı ve uzun uzadıya anlayabilen ve tartışabilen, makul derecede bilgili ve bir nebze eleştirel bir yurttaş kitlesini ön varsayar.

Demokrasi, derin bilgi, mantıklı argüman, eleştirel düşünce, nesnellik ve tarafsız katılımı teşvik etme eğilimiyle, kitapların, gazetelerin ve dergilerin eski ve ölmekte olan dünyasından, yani basılı yayınlardan ölçülemez bir güç alır. Bu ortamda, sıradan insanlar yöneticilerini anlamak, eleştirmek ve belki de değiştirmek için gerekli araçlara sahiptir.

Postman, her iki başkan adayının da inanılmaz uzunlukta ve dikkat çekici ayrıntılarla konuştuğu 1858 Lincoln-Douglas tartışmalarını, matbaa kültürünün zirve noktalarından biri olarak gösteriyor:

Anlaşmalarına göre Douglas önce bir saat konuşacak, Lincoln bir buçuk saat içinde cevap verecek, Douglas da Lincoln'ün cevabını çürütmek için yarım saat süreye sahip olacaktı. Bu tartışma, iki adamın da alışkın olduğu tartışma programlarından oldukça kısaydı... Zira 16 Ekim 1854'te Illinois eyaletinin Peoria şehrinde, Douglas üç saatlik bir konuşma yapmıştı ve önceden anlaştıkları gibi Lincoln’ün, bu konuşmaya cevap vermesi gerekiyordu.

Postman 1980'lerin sonlarında yazarken, bu tür tartışmaları hayal etmek bile imkansızdı. İronik bir şekilde, aşağılayıcı, bilgilendirici olmayan ve aşırı duygusal olarak eleştirdiği televizyon tartışmaları, yirmi birinci yüzyıl izleyicilerine neredeyse komik derecede medeni ve yüksek ahlaklı geliyor.

Kısa video çağında siyaset, yoğun duyguları, cehaleti ve kanıtlanamayan iddialar etrafında biçimleniyor. Bu tür koşullar, karizmatik şarlatanlar için son derece uygun koşullar. Kaçınılmaz olarak, demokrasiye düşman partiler ve politikacılar, okuryazarlığın azaldığı bu dünyada gelişiyor. TikTok kullanımı, popülist partilerin ve aşırı sağın oy oranındaki artışla ilişkilidir.

Yazar Ian Leslie'nin de belirttiği gibi, TikTok "popülistler için roket yakıtı"dır.

TikTok neden orantısız bir şekilde popülistlere fayda sağlıyor? Çünkü popülizm, neredeyse tanımı gereği, düşüncelerden değil duygulardan; cümlelerden değil hislerden beslenir. Popülistler, haklı olduğunuzu bildiğinizde hissettiğiniz o kesinlik coşkusunu sağlamakta uzmanlaşmıştır. Düşünmenizi istemezler. Düşünmek, komploların öldüğü yerdir.

Akılcı, tarafsız, basılı yayınlara dayalı liberal demokratik düzen bu devrimi atlatamayabilir.

Aptallar cehennemine doğru

Büyük teknoloji şirketleri kendilerini bilgi ve merak yaymaya yatırım yapmış gibi göstermeyi severler. Aslında hayatta kalabilmek için aptallığı teşvik etmek zorundadırlar. Teknoloji oligarklarının, en gerici feodal otokrat kadar halkın cehaletinden çıkarı vardır. Aptalca öfke ve partizan düşünce bizi telefonlarımıza bağımlı hale getiriyor.

Eski Avrupa monarşilerinin tehlikeli eleştirel materyalleri (çoğu zaman beceriksizce) sansürlemeye çalıştığı gibi, büyük teknoloji şirketleri de kültürümüzü öfke, dikkat dağınıklığı ve saçmalıklarla doldurmak suretiyle çok daha etkili bir şekilde bizi cahilleştiriyor.

Bu şirketler, insanlığın aydınlanmasını yok etmek ve yeni bir karanlık çağ başlatmak için aktif olarak çalışıyorlar.

Ekran devrimi, siyasetimizi 18. yüzyıldaki okuma devrimi kadar derinden şekillendirecek.

Matbaanın kazandırdığı bilgi ve eleştirel düşünme becerileri olmadan, modern demokrasilerin birçok vatandaşı kendilerini Orta Çağ köylüleri kadar çaresiz ve saf buluyor; akıl dışı çağrılara kapılıyor ve kitle düşüncesine meyilli oluyorlar. Matbaadan sonraki dünya, giderek matbaadan önceki dünyaya benzemeye başlıyor.

Komplo inançlar ve demokrasi karşıtı düşünce yaygınlaşıyor. Üniversitelerimizdeki akademik çalışmalar, hoşgörü ve merak yerine katı partizanlık tarafından şekillendiriliyor. Sanatımız ve edebiyatımız daha kaba ve basitleştirilmiş durumda.

Günümüzde birçok insan, tıpkı karikatürist James Gillray'in iki yüz yıldan fazla önce hicvettiği 18. yüzyılın cahil köylüleri gibi aşılara şüpheyle yaklaşıyor.

Güç, zenginlik ve bilgi toplumun tepesinde yoğunlaştıkça, öfkeli, bölünmüş ve bilgisiz halk, olup bitenleri anlamak, analiz etmek, eleştirmek veya değiştirmek için bir yol bulamıyor. Bunun yerine, giderek daha fazla insan, yaygın okuryazarlığın olmadığı çağda gücün temeli olan son derece duygusal, karizmatik ve mistik çağrılardan etkileniyor.

Matbaanın ortaya çıkışı feodalizmin çürüyen dünyasına son darbeyi vurduğu gibi, ekran çağı da liberal demokrasinin dünyasını yok ediyor.

Teknoloji şirketleri okuryazarlığı ve orta sınıf işlerini yok ederken, kendimizi ikinci bir feodal çağda bulabiliriz. Ya da hayal gücümüzün ötesinde bir siyasal döneme giriyor olabiliriz.

Ne olursa olsun, bir zamanlar tanıdığımız dünyanın eriyip gittiğini görüyoruz. Hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak.

Okuryazarlık sonrası topluma hoş geldiniz!


Bu yazı The Freepress’te “The dawn of the post-literate society and the end of civilisation” başlığıyla yayınlandı. Kısaltılarak hazırlanan çeviride editoryal düzenleme yapılmıştır.

JAMES MARRIOTT

The Times'da köşe yazarı