×
FRANSA

ANALİZ

Macron: Güçlü Cumhurbaşkanı Meclis Çoğunluğuna Karşı!

Emmanuel Macron, cumhurbaşkanı olduğu günden bu yana ülkeyi bir CEO gibi yönetmeye çalışıyor. Etrafını, seçmene yabancı, âdeta bir şirketin yönetim kurulu üyeleri gibi sadece birbirine bağlı kişilerle donatmış vaziyette.
FRANSA Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, son altı yıldır, Anayasa’nın kendisine tanıdığı kurumsal mekanizmalardan sonuna kadar yararlanıyor. Amacı ise "hiper başkanlık" yaklaşımını, yürütmeye dayatmak. Fakat parlamentoda mutlak çoğunluğa sahip olmayışı, söz konusu yaklaşımını sekteye uğratmış durumda.

Altı yılda, göreve gelen dördüncü başbakan bunun apaçık örneği. Gabriel Attal tercihi de bu siyasi çıkmazdan kurtulmanın bir garantisi değil elbet. Gerçi Attal ve Macron’un siyasi yaklaşımı en azından birbirine benziyor.

Çoğunluk kuralı: Başkanlık sisteminin bir parçası

1962'den bugüne, Beşinci Cumhuriyet, sağlam bir temele dayanıyor: “Çoğunluk kuralı". Buna kurala göre, genel oylama vasıtasıyla seçilen yürütme erki, siyasi planları doğrultusunda hazırladığı yasaları geçirmek için ciddi bir parlamento çoğunluğuna sahip olmalıdır. Parlamento çoğunluğunun herhangi bir iş birliğine yanaşmaması durumunda ise belli başlı anayasal yetkiler, başkanlık çoğunluğunun gücüne karşı çıkan herkesi devre dışı bırakabilir. Örneğin, anayasanın 49.3. maddesi, bir yasanın oylama yapılmaksızın kabul edilmesine olanak tanıyor.

Başkanlık ve parlamento çoğunluklarının birbirine karşıt olduğu (yani kohabitasyon) durumda Beşinci Cumhuriyet’in kurumlarının da yetki gücünü kaybedeceği konuşuluyordu. Fakat Fransa'daki üç kohabitasyon dönemi (1986-88, 1993-95, 1997-2002) incelendiğinde görülüyor ki, ülke bu şekilde de yönetilebiliyor ve yürütme erkinin her bir kolu, çeşitli işlevleri üstlenebiliyor.

Emmanuel Macron’un 2017’de başlayan başkanlık döneminde iki başbakanın etkisi yüksekti: Bunun tepe noktası, Edouard Philippe (Mayıs 2017-Temmuz 2020) dönemiydi. Jean Castex (Temmuz 2020-Mayıs 2022) ise ikinci etkili isimdi. Üzerindeki etkileri görece daha az olan başbakanlar ise Elisabeth Borne (Mayıs 2022-Ocak 2024) ve 9 Ocak'ta göreve gelen Gabriel Attal.

Başbakanlık makamı etkisini yitiriyor

Siyasi sınıf, 2000 yılında, başkanın görev süresini beş yıla indirerek seçim takvimini değiştirdi. Amaç, milletvekilliği seçimlerinin başkanlık seçimlerini takip etmesini sağlamak ve dolayısıyla yeni başkanın bir nevi halk tarafından onaylanmasını temin etmekti. Böylece başkan destekçileri, seçim yarışına hiç olmadığı kadar hazır girecekken muhalif seçmenler de güç kaybedecekti. Tüm bu süreç ise başkana, siyasi programlarını yönetmek ve uygulamak için salt bir çoğunluk bırakacaktı.

Bu çoğunluk kuralı, şöyle işleyecekti: Başkanlık programı fiilen yasamanın gündemi hâline gelecek ve başbakan, Elysée Sarayı'ndan gelen talimatları sadakat içerisinde tatbik etmekle görevli bir kişiye, âdeta başkanın emir kuluna dönüşecekti. Bu dinamik, hizmet süresine ilişkin yapılan reformdan önce de mümkündü. Fakat Nicolas Sarkozy ve Emmanuel Macron'un böyle bir başkanlık eğilimini -bazılarına göre aşırıya varacak şekilde- somutlaştırdığından beri söz konusu dinamik, daha da bariz bir hâle geldi. Hatta Macron'un ikinci döneminde değişeceğinin sözünü vermiş olması da bu durumu değiştirmedi.

Macron'un siyaset tarzı

Emmanuel Macron, cumhurbaşkanı olduğu günden beri ülkeyi bir CEO gibi yönetiyor. Etrafını, seçmene yabancı, âdeta bir şirketin yönetim kurulu üyeleri gibi sadece birbirine bağlı kişilerle donatmış vaziyette. CEO'nun belirlediği hedefleri gerçekleştirmekle görevlendirilen ekibi (hükûmet) harekete geçirebilmek amacıyla genel müdürün (başbakan) sık sık değiştirildiği görülüyor. Gelinen noktada, başbakanların ortalama iki yıl on ay görevde kaldığı Beşinci Cumhuriyet Dönemi'ne kıyasla, altı buçuk yıl içinde dördüncü başbakanı görmüş durumdayız. Diğer yandan parlamento, yasaları onaylamaktan başka bir işe yaramayan paydaşlar genel kuruluna benzemekte ki bu genel kurulun da şu şartı taşıması gerekiyor: Paydaşların %50'sinden fazlasının oy hakkını, başkanın ve dolayısıyla da ekibinin kontrol etmesi.

Tüm bu girift mekanizma, parlamento çoğunluğu yitirildiğinde işlemez hâle geliyor. Mesela yürütme organı, geçtiğimiz yıl, temel yasaları oylayacak çoğunluğu yakalamakta zorlandı. Macron, dolayısıyla yürütme organı, anayasanın 49.3. maddesini kullanarak mevcut sistemi suistimal etti ve göç yasasını meclisten geçirmek için aşırı sağcılara, ideolojik tavizler verdi. 

Macron, göç yasasını geçirmekle övünse de unutulmamalı ki bu yalnızca bir Pirus Zaferi'dir. Nitekim yaşananlar, Macron'un parlamento çoğunluğuna ihtiyaç duymadan bir şeyler başarabildiğini göstermiyor. Aksine, yasanın zorlama yollarla geçmesi aslında onun ne kadar güçsüz olduğunun bir göstergesi.

Aynı zorluklar, yeni başbakan

Görev süresini doldurmak için koltuğa geçecek yeni ismin mevcut siyasi durumu değiştireceği düşünülebilir mi? Yeni isim arayışları, yalnızca siyasi gidişatın hangi çıkmaza sapacağını seçmekten öte bir şey ifade etmiyor.

Kim başbakan olursa olsun, Fransa’da Macron tek karar mercii olmaya, her şeye karar veren ve yalnızca seçmenlerine karşı sorumlu olan "hiper başkan" olmaya devam edecek. Ayrıca ikinci dönemini meşrulaştırmak için muteber bir açıklama bulmak gibi ağır bir zorluk da kendisini bekliyor. Bir yandan tarihte iz bırakmaya çalışırken, diğer yandan neyi temsil ettiği ve "Makronizm"in ideolojik bir omurgasının olup olmadığı sorgulanmaya devam edecek. Zira 2017 seçimlerini kazanmasını sağlayan sağ/sol ayrımını aşmaya yönelik parlak fikir, artık fırsatçı bir pragmatizme dönüşmüş durumda. Macron'un hangi cenahta konumlandığı da o kadar belirsiz ki, eski Fransa Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d’Estaing gibi ticaret yanlısı ekonomi politikalarıyla sağa yakın görülebilir.

2008 "Attali" Raporu: Macron'un Kutsal Kitabı

2008’de, Fransa'nın gelişimini teşvik etmek için kurulan komisyonun, Cumhurbaşkanı Sarkozy’ye sunduğu "Attali Raporu", Emmanuel Macron için bir yönerge niteliği taşıyor. Dönemin Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin hazırlattığı bu raporun o zamanki sözcüsü, Grande Ecole'den mezun, genç ve hırslı bir isimdi: Emmanuel Macron.

Attali Raporu’nu (2008) okurken Macronizm'in düsturlarını görebilirsiniz:

“Yeni kilit sektörlerin gelişimini teşvik edin.”

(Bu, bir nevi, bedbaht bir start-up ülkesi olmak gibi bir şey.)

"Modern finansman yöntemlerini uygulama, işletme maliyetlerini düşürme ve bürokratik işleyişi kısaltma gibi vasıtalarla rekabeti, yeni iş alanları açmayı ve büyümeyi kolaylaştırın."

"Rekabet ve sosyal/coğrafi hareketlilik için gerekli koşulları oluşturun. Herkesin daha iyi koşullarda, daha çok çalışmasına ve ayrıca daha kolay iş değiştirmesine olanak tanıyın."

“Gerek devletin gerekse diğer kamu kurumlarının kapsamlı bir reforma ihtiyacı var. Ayrıca başkalaşımın ve deneyimin önünü açmak için […] devlet ve kamu kurumlarının ortak zenginlikten aldığı pay azaltılmalıdır.”

"Özellikle ihtiyaç duyulan sektörlerde öğrenci, araştırmacı, sanatçı ve yabancı işçilere daha kolay vize verilmesi yoluyla uluslararası hareketlilik teşvik edilmelidir."


2008'de listelenen bu tedbirler ya bahse konu eksikler başarıyla kapatıldığı için ya göç yasası gibi parlamento çoğunluğunun olmamasına bağlı siyasi engeller nedeniyle ya da mevcut küresel gerçekler düşünüldüğünde artık uygulanabilir olmadığı için geçerliliğini yitirmeye başladı.

Matignon'da Macron tarzı bir başbakan: Gabriel Attal

16 yıl önce sunulan raporun şu cümleleri, Makronizm'in âdeta habercisi niteliğinde:

“Eyleme geçmeden evvel tereddüde mahal verilmemelidir. Siyasi erk, Fransızların reform istediğini; sosyal açıdan adil, ekonomik açıdan da etkili olduğu takdirde bu reforma inandığını ve reformun görkemli bir şekilde uygulamaya geçirilmesini iple çektiğini biliyor.”

Emeklilik reformu sürecinde de olduğu gibi, kitlesel protestolar karşısında Macron'un reformlarından geri adım atmamak gibi bir alışkanlığı olduğu görülüyor. İşte bu noktada, Gabriel Attal'ın başbakan olarak atanması anlam kazanıyor. Bilhassa da detaylara odaklanan eski Başbakan Elisabeth Borne, onun sınırlayıcı yönetim tarzı ve (dahası, teknokratlığı sebebiyle) politik davranmaktan kaçınan tavrıyla kıyaslandığında...

Millî Eğitim Bakanı olarak da görev yapan Gabriel Attal, o dönemde iletişim becerilerini gösterdi. Ayrıca hızlı bir şekilde güçlü ve temsilî kararlar almaya daima hazır olduğunu da kanıtladı. Öz güvenli ve net bir konuşmacı olan yeni başbakan, geçmişin ideallerinden yararlanma noktasında da kabiliyetli bir isim. Sağcı bir dil kullanıyor ve geçmişte kalmış, çoğunlukla da mitlere dayanan bir eğitim modeline geri dönmeyi savunuyor. Sorunsuz yönetimsel becerileri, bu görevin neden kendisine verildiğini büyük ölçüde açıklıyor.

Gabriel Attal'ın önünde, zorlu geçmesi beklenen Avrupa Parlamentosu seçim kampanyasına öncülük etmek ve Makronizm'in reformist hırsının hâlâ canlı olduğu ve başarılabileceği mesajını yaymak gibi iki önemli misyon bulunuyor. Attal, en başından beri Macron'a sadakat gösteriyor. Ayrıca siyasi kariyerini de Macron'a borçlu ve tıpkı akıl hocası gibi o da gençliği temsil ediyor. Gabriel Attal, genel müdür olmasının ötesinde aynı zamanda "Macron" kuruluşunun ve markasının da iletişim müdürü konumunda yer alıyor. Peki, bu ne kadar sürer? Parlamento çoğunluğunun olmadığı ve toplumsal hoşnutsuzluğun hâkim olduğu bir ortamda isimlerin ne kadar kalıcı olacağı şüpheli. Üstelik her bakanın sözleşmeyle sınırlı hedefinin olduğu bir yönetim mantığının yanında "hiper başkanlık" yaklaşımının da uygulamaya geçirilmesiyle birlikte görev değişimleri hızlanacaktır.


Bu yazı The Conversation’da “Beyond youth and LGBTQ credentials, France’s new prime minister Gabriel Attal reveals Macron’s managerial approach to politics” başlığıyla yayınlandı. Kısaltılarak çevirilen metinde, editoryal düzenleme yapılmıştır.