×
KÜRESEL

ANALİZ

Demokrasi 2024'ten Sağ Çıkabilir mi?

Dünya genelinde bağımsız yapılar giderek baskı altına alınırken, bu yılki seçimler dolaylı olarak iki büyük soruyu beraberinde getiriyor. Serbest seçimler, övgüye mazhar olsalar da demokrasilerin sağlığı için yeterli mi? Ve asıl bundan sonra ne olacak?
SEÇİM KABİNİNİN önünde kalabalıklar yoktu. Oy verenin adını gelecek nesiller belki hiç bilmeyecek. Ancak 7 Ocak sabahı erken saatlerde bir Bangladeşli, ülkesinde gerçekleşecek seçimler için ilk oyu kullandığında, 2.500 yıl önce fikrî temellerinin ortaya atılmasından bu yana dünyanın gördüğü en yoğun 12 aylık demokrasi süreci başlamış oldu.

Yaklaşık 2 milyar insan, yani dünyanın yetişkin nüfusunun yaklaşık yarısı, 2024 yılında oy kullanmak üzere sandık başına gidecek. Bu sayı bir yıl içinde görülen en yüksek oy kullanma sayısı. Dünya genelinde 70'ten fazla devlette seçimler düzenlenecek. Dünya üzerinde en kalabalık 10 ülkeden sekizi bu ülkeler arasında. Belki de demokrasinin gücüne ve siyasi özgürlüğün yayılmasına yönelik bir saygı duruşuna şahit oluyoruz.

Klasik Atina'nın gürültülü şehir meydanı tartışmalarından 18. yüzyıl filozoflarının düşüncelerine ve oradan da daha adil ve eşitlikçi bir dünyaya uzanan demokrasinin uzun yolculuğunda tarihçilerin 2024'ü bir dönüm noktası olarak göreceklerini hayal edebiliriz. 

Ne var ki bu pek mümkün değil. Zira dünya genelinde yayılan liberalizm karşıtlığı, büyük demokrasilerde zayıflamaya başlayan bağımsız kurumlar arasında, genç nüfus genelinde seçimlerin ne anlama geldiği konusunda gittikçe artan bir hayal kırıklığı yaşanıyor. Seçimler de böyle bir ortamda gerçekleşecek.

On yıldan uzun bir süre önce "demokratik durgunluk" ifadesini ortaya atan Stanford Üniversitesi profesörü Larry Diamond, "Zamanın bir ruhu var ve bu demokratik bir ruh değil" diyor.

Yıllarını hukukun üstünlüğü ilkesinin altını oyarak ve devlet yayın organını hükümetin sözcüsü haline getirerek geçiren Polonya'nın Hukuk ve Adalet Partisi, Ekim ayındaki seçimlerden yenilgiyle çıktı ve demokrasinin nefesinin henüz tükenmediğini gösterdi. Bu yıl Amerika ve İngiltere gibi eski demokrasilerde ise liderlerin kaderi belirsizliğini koruyor.

Diğer yandan anketler 1990'larda Sovyetler Birliği'nin ve ırk ayrımcılığının sona ermesinden sonraki on yılda en yüksek seviyeye ulaşan demokratik ruhun gerilediğini gösteriyor. V-Dem Enstitüsü'ne göre 2022 yılında ortalama bir dünya vatandaşının sahip olduğu demokrasinin kalitesi 1986 yılındaki seviyelere geri dönmüş durumda. Enstitü, demokrasilerin sağlığını beş ilkeye göre değerlendiriyor: Seçime dayalı, liberal, katılımcı, müzakereci ve eşitlikçi.

Uluslararası İsveç Demokrasi ve Seçmen Yardımı Enstitüsü tarafından hazırlanan Demokrasinin Küresel Durumu İnisiyatifi'ne göre 2023 yılı, 1975'te başlayan kayıtların ardından en uzun gerilemenin yaşandığı altıncı yıl olacak. Bu araştırmaya göre 2023'te demokrasinin tüm ülkelerin yarısında gerilediği görülüyor.





Enstitünün başkanı ve Kosta Rika'nın eski başkan yardımcısı Kevin Casas-Zamora dört faktörden söz ediyor: "Demokrasilerin toplumsal taleplere yanıt vermekte yavaş ve yetersiz olduğu algısı"; yolsuzluğun "cezasız kaldığı" duygusu; "otoriter figürlerin benimsenmesine yol açan toplumsal kaygı düzeylerinin tavan yapması"; Irak'ın işgali, mali kriz ve Donald Trump'ın seçilmesinin ardından Batı'nın ahlaki otoritesindeki düşüşün demokrasi savunmasını zayıflatması.

"Tüm bunlar insanları demokrasiden vazgeçmeye daha istekli hale getirdi" diyor.

Peki demokrasi krizde mi? Yoksa kurumlarının ve ruhunun gelişmek için zamana ve bakıma mı ihtiyacı var? 

Demokrasinin yaşadığı zorluklar bu yıl dört farklı seçim kültüründe kendini gösterecek. Birincisi, yöneticilerin muhalifleri hapse attığı ve yüzde 90 ya da daha yüksek oranlarla sonuçlanan bir seçim maskaralığının yürütüldüğü Belarus, Rusya ve Ruanda'yı içeren zorba bir grup. İkinci kademede ise liderlerin muhalefetin yarışmasına izin verdiği ancak kazanmasına izin vermediği İran, Tunus ve Bangladeş gibi performatif demokrasiler yer alıyor.

Ancak en kritik durum üçüncü ve dördüncü kademelerde gerçekleşecek. Bu yıl en çok seçmeni bünyesinde barındıran üçüncü kademede demokrasi daha gizli bir erozyona uğruyor. Burada senaryo, aslında özgür ve adil seçimlerde iktidarı kazanan liderlerin daha sonra tıpkı Viktor Orbán yönetimindeki Macaristan'da olduğu gibi liberal olmayan politikalar izlemesi şeklinde gerçekleşiyor. Hindistan, Endonezya ve Meksika'da milyonlarca kişi bu yıl heyecanla oy kullanacak, ancak demokrasilerinin ruhu ve bunu destekleyen bazı kurumlar baskı altında.

Dördüncü kademede, eski demokrasiler yer alıyor. Burada merkezdeki yerleşik düzen, seçim sandığında popülistlerin daha fazla oy kazanması tehlikesiyle karşı karşıya. İslam karşıtı aşırı sağcı Geert Wilders Kasım ayında Hollanda'da seçimleri kazandı. Aşırı sağcıların Haziran ayında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerinde AB'nin büyük bir kısmının desteğini alması bekleniyor.





Öte yandan demokrasiye en büyük zararı verecek gelişme, Kasım ayındaki Amerikan seçimlerinde Trump'ın yeniden iktidara gelmesi olacak. Amerika, bazı müttefiklerinin yaptığı aşırılıklara göz yummuş olsa da onlarca yıldır “özgür dünyanın” temel cephaneliği ve garantörü konumundaydı. Diamond, Trump'ın yeniden Beyaz Saray'a dönmesinin Amerikan demokrasisinin temellerini sarsacağını, ancak bu temellerin yine de ayakta kalacağına inandığını söylüyor. Diamond'a göre bu durum, dünya genelinde şimdiden yükselişe geçen küresel otokrasiyi de besleyecek.

"Popülizm yükselişte" diyor Diamond. "Liberal demokratik Batı, tarafsız bir gözle bakıldığında daha zayıf ve demokratik değerlerine daha az güveniyor. Biz kararlığımızı kaybettik."

"Ortada büyük bir açık var ve bu açık, demokrasinin ruhunu durmadan kemiren, kendi istedikleri gibi hüküm sürmek için öyle ya da böyle kararlı bir şekilde hareket eden kötü aktörler tarafından dolduruluyor." 

Serbest Seçimlerin Sınırları

Güney Afrika bu yılın ortasında sandık başına gittiğinde, ülkenin tüm ırkları kapsayan ilk seçimlerinde Nelson Mandela ve Afrika Ulusal Kongresi'nin büyük bir çoğunluk kazanarak beyazların egemenliğine son vermesinin üzerinden 30 yıl geçmiş olacak. Bu 30 yıl boyunca medya, sivil toplum ve mahkemeler demokrasi ateşini canlı tutarken Ulusal Kongre'yi de diken üstünde tuttu. Bu yıl parti ilk defa çekişmeli bir rekabetle karşı karşıya.

Ancak Güney Afrika, seçim mücadelesinde üçüncü kademeye giriyor. Bağımsız yapıların baskı altında olduğu ülkede, bu yılki seçimler dolaylı olarak iki büyük soruyu da beraberinde getiriyor. Serbest seçimler, övgüye mazhar olsalar da demokrasilerin sağlığı için yeterli mi? Ve asıl bundan sonra ne olacak?

Sudan'da Nisan ayında patlak veren iç savaştan önce Hartum'da faaliyet gösteren Confluence Advisory adlı düşünce kuruluşunun kurucusu Kholood Khair, "Demokrasi sadece seçimlerden ibaret değil. İçinde çok daha fazlası var" diyor. "Bizim hatalarımızdan biri de demokrasinin çok çalışmayı gerektiren bir şey değil de kolayca başlatılıp bitirilebilecek bir şey olduğunu düşünmek oldu. Mücadele sadece demokrasiyi tesis etmekten ibaret değil, sürdürmek için de mücadele etmek gerekiyor."

Demokrasinin başarılı olmasının bir diğer kilit noktası da farklı siyasi görüşlerin genel kabul görmesi. 19. yüzyıl Fransız siyaset felsefecisi Alexis de Tocqueville, demokrasinin çoğunluğun tiranlığına yol açabileceği riskinden bahsetmişti. Onun bu uyarısı, başta dünyanın en büyük demokrasisi olan Hindistan olmak üzere, seçimlere hazırlanan birçok yükselen güçte yankı bulmakta.

Mayıs ayında Başbakan Narendra Modi ve Hinduların milliyetçi Bharatiya Janata Partisi’nin, gelişen ekonomi ve yüksek oy oranları sayesinde üst üste üçüncü kez zafer kazanması bekleniyor. Öte yandan ülkede azınlıklara karşı hoşgörüsüzlük, bağımsız medyaya yönelik baskılar, vergi politikaları ve mahkemelerin zayıflatılması yoluyla genelde perde arkasından uygulanan baskılar söz konusu.

Akademisyen ve eski bir liberal yorumcu olan Pratap Bhanu Mehta, "Seçim demokrasisi [Hindistan'da] hala çok güçlü" diyor. "Modi hakikaten popüler. Halk, bunu güçten düşürücü değil, güçlendirici bir unsur olarak görüyor." Bhanu Mehta, konuşmasında BJP'nin izlediği politikalar arasında özellikle sıhhi koşulların iyileştirilmesi ve kadınların hesaplarına nakit transferi yapılması gibi yoksul kadın seçmenleri merkeze alan uygulamaların yer aldığını belirtiyor.

Bununla birlikte, geleceğe yönelik iki endişesi var. Bunlardan ilki medya ve mahkemeler üzerindeki baskılar: "Sivil özgürlükler alanında keyfi uygulamalar arttı ve bu da Yüksek Mahkeme ve yargının bağımsızlığını kaybetmesi anlamına geliyor."

Diğeri ise azınlıklara karşı hoşgörü özelinde ortaya çıkan çoğulculuk meselesi: "Hindu kültürünün üstünlüğünü savunan kültürel bir hareket var ve bu tür milliyetçi politikalar Hindistan'ı etnik milliyetçi çoğunlukçu bir devlete dönüştürme riski taşıyor."





Endonezya’da bu yıl coşkulu ve serbest bir seçim gerçekleştirecek ve bu seçimin demokratik ruhuna ilişkin de soru işaretleri var. Şubat ayında gerçekleşecek çekişmeli rekabet, dünyanın en kalabalık dördüncü ülkesinin 25 yıl önce otokrat Suharto'nun devrilmesinden bu yana ne kadar mesafe kat ettiğini gösterecek. On yıllık görev süresinin ardından istifa eden Başkan Joko Widodo, ekonomiyi istikrarlı bir şekilde yönettiği için %80 gibi yüksek bir onay oranına sahip ve iyi bir demokratik oyun sergiliyor. 

Ancak kendisini eleştirenler son yıllarda yolsuzlukla mücadele birimlerinin zayıfladığına işaret ediyor. Büyük oğlunun kısa bir süre önce kendisinin yerine geçmek üzere aday olması, aklında bir hanedanlık olduğunu düşündürüyor.

Meksika'da da benzer şekilde bulanık bir tablo var. Önde gelen iki başkan adayı da kadın. Yani Haziran ayındaki seçimler demokratik bir dönüm noktası olacak ve ülkenin ilk kadın lideri seçilecek. Ancak görevden ayrılacak olan sol popülist başkan Andrés Manuel López Obrador demokratik kurumların bağımsızlığını zedelemeye devam ediyor. Şimdilerde 11 Yüksek Mahkeme yargıcının genel oyla seçilmesini sağlayacak bir anayasa değişikliği için çalışıyor. Onu eleştirenler, iktidardaki Morena partisinin adayı Claudia Sheinbaum'un seçilmesi halinde aynı çizgide devam edeceğinden endişe ediyor.

Meksika'nın eski Dışişleri Bakanlarından olan ve şu anda New York Üniversitesi ve Sciences Po'da yöneticilik üzerine dersler veren Jorge Castañeda, "Demokrasimizin hala başlangıç aşamasında" olduğunu vurguluyor ve ekliyor: "Bu devam eden bir süreç. Bu ülkede ilk gerçek seçim 2000 yılında yapıldı ve o zamanki iktidar partisinin 71 yıllık iktidarını sona erdirdi.”

"López Obrador, yargı ve bağımsız kurumların son 30 yılda inşa edilen bağımsızlığını yok etmeye kalkışıyor ve bunu kolayca yapabilir. Bu kurumların ne kaynakları ne birlik duygusu ne de sırtlarını dayayacakları bir geçmişleri var."

Başka bir etken de şu: Amerika, günümüzde dünyanın desteğini almak için Çin'le rekabet ediyor ve göçmenlik Amerika'nın en önemli seçim konularından biri haline gelmiş durumda. Washington tek süper güç olduğu 1990'lı ve 2000'li yıllara kıyasla demokratik gerilemelere daha az ses çıkarıyor. Öyle ki Amerika, López Obrador'un mahkemeler üzerindeki baskısı karşısında dikkate değer bir sessizliğe büründü.

Khair, "Küresel demokrasiye zarar veren şey, demokratik devletlerin partizanlığı ve ikiyüzlülüğüdür" diyor ve ekliyor: "ABD ve İngiltere'nin Ruandalı Paul Kagame'nin tek parti devletini nasıl desteklediğine bakın.”

"Ülke içinde hiç kimse ABD'nin tutumu ile Çin'in tutumu arasındaki farkı anlayamıyor."

Gençler Vazgeçiyor

Demokrasiyle ilgili anketlerde ortaya çıkan belki de en çarpıcı bulgu, genç seçmenlerin otokrasiye gittikçe daha hoşgörülü yaklaşması.

Özellikle Batı'da iklim değişikliğine ilişkin kaygılar, geçmiş kuşakların bununla mücadelede başarısız olmasından duyulan hayal kırıklığı ve hızlı teknolojik değişim çağında geleceğin belirsizliği, statükodan duyulan memnuniyetsizliği körüklüyor.

International Idea'nın başkanı Casas-Zamora, "Gençlerin demokrasiye verdiği destek hızla düşüyor" diyor. “Bana öyle geliyor ki gençler artık yalnızca inandıkları belli başlı davalar etrafında siyaset yapmak istiyorlar.”

"Bir dava uğruna savaşıyorsanız taviz vermek zorunda değilsiniz. Oysa demokratik siyasetin temelinde uzlaşma sanatı yatar. Ödün vermenin önemini bilmeniz gerekir. Gençler için bu, saflığınızı yitirdiğiniz anlamına geliyor."

Kamuoyu yoklamaları Haziran ayında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerinde bu konunun gündeme geleceğini gösteriyor. Aynı zamanda Amerika'daki seçimlerde için de önemli bir etken olacağı düşünülüyor. Gençlerin oylarını almak, Başkan Joe Biden'ın yeniden seçilme kampanyası için hayati önem taşıyacak, zira Biden'ın Gazze'deki savaş konusunda İsrail'e açıkça destek vermesi çok sayıda genç Demokratı kendisinden uzaklaştırdı.

Kasım ayında Arjantin'de gerçekleşen seçimler, gençlerin yaşadığı hayal kırıklığını iktidardakilere gösteren önemli bir mesajdı. Başına buyruk liberteryen Javier Milei, Arjantin'i son kırk yılın büyük bölümünde yöneten Peronistler başta olmak üzere köklü partilerden hayal kırıklığına uğrayan gençlerin ilgisini çekti.

Muhafazakâr PRO partisinin eski milletvekili Camila Crescimbeni, "[Arjantin'de] pek çok genç demokrasinin değerli olduğunu düşünmüyor" diyor. "Başarısız olduğunu, kendilerine hiçbir fırsat sunmadığını düşünüyorlar."

Afrika'nın büyük bölümünde de benzer bir ruh hali var. Son üç yılda gerçekleşen askeri darbeler, kısmen seçimlerin sonuçlarından duyulan bıkkınlığı yansıtıyor. Anketler gençlerin giderek daha fazla hayal kırıklığına uğradığını gösteriyor.

Sudanlı analist Khair, "Batı Sahel'deki son darbeleri tetikleyen şey halkın hoşnutsuzluğuydu," diyor ve ekliyor: "İnsanlar hükümet değişikliği istiyordu. Bu yüzden özellikle gençler tarafından cuntalara çok fazla destek verildiğini gördük."

"Seçimlerin demokrasi anlamına geldiği düşüncesi zedelenmiş durumda. Bizim odaklanmamız gereken nokta ise insanların görevleri ve hakları olduğu fikri."

Demokratik yollarla seçilmiş hükümetlerdeki bakanlar, her hareketleri sosyal medyada neredeyse gerçek zamanlı olarak mercek altına alınırken politika yapmanın ve karar vermenin ne kadar zor olduğundan yakınıyor. Liberal olmayan isimlerin iktidar için birbirleriyle yarıştığı demokrasiler bundan bir ders çıkaracaksa, bunu da her zaman olduğu gibi yine bu isimlerin üstlenmesi gerekiyor. 

Şu anda Harvard'da görev yapan ve yönetim alanında çalışan eski Panama Dışişleri Bakanı Erika Mouynes, demokrasilerin daha katılımcı hale gelmesi gerektiğini söylüyor. Yani klasik Yunan şehir devleti sisteminde görülen halkın iktidarına üstü kapalı bir gönderme yapıyor.





"İnsanlar demokratik değerlere olan inançlarını kaybetmiyorlar. Aksine, endişe verici bir şekilde artan nüfus, siyasi sistemin kendileri için çalıştığını görmedikleri için giderek kayıtsızlaşıyor. Yeni dijital dünyada artık vatandaşların doğrudan katılımını sağlayacak daha çok imkân var." 

Gazze'deki savaştan önce İsrail'deki tartışmalı yargı reformları ya da Tayland'daki son seçimlerden önce sivil toplumun harekete geçmesi gibi sivil eylemler, Casas-Zamora'ya göre demokrasinin ruhuna dair umut veriyor. Demokrasinin krizlerle mücadele konusunda otokrasiden zayıf olduğu yönündeki algının yanlış olduğunu da sözlerine ekliyor.

"Demokrasinin Covid'deki performansının eninde sonunda otokrasiden daha iyi sonuç vermesinin nedeni yapısaldır. Demokrasiler rotalarını değiştirebilirler. Otoriter sistemler krizlerle başa çıkmada etkili olabilir ancak hata olasılığı daha yüksek olduğu için çok kırılgandırlar."

Avrupa'nın en küçük ve en zayıf demokrasilerinden biri olan Moldova'nın Cumhurbaşkanı Maia Sandu 2024, yılında yeniden seçilmek için mücadele edecek. Maia Sandu’nun Moskova destekli anti-demokratik güçlerle mücadelesi uzun yıllar sürdü; ancak doğru olduğuna inandığı şeyleri savunmaktan da geri durmadı.

Geçen sene şu mesajı verdi: "Bizimkisi hala kırılgan bir demokrasi. Ancak biz bunun için savaşıyoruz. Dünyada ne kadar çok demokrasi olursa, herkes için o kadar iyi olur.” Verilen bu mesaj, Bangladeş’ten Amerika’ya, dünyanın büyük bir kısmında yankı bulacak bir mesaj!


Bu yazı, Financial Times’ta 3 Ocak 2024 tarihinde “Can democracy survive 2024?” başlığıyla yayımlanmıştır. Çeviri yapılırken yazının belirli kısımlarında editoryal düzenleme yapılmıştır.