×
ALMANYA

ANALİZ

Almanya’nın Türkiye’deki Bir Yansıması: Türkiye’deki Almanlar

Türkiye’de yaşayan Almanlar, Türkiye-Almanya ilişkilerine ne kadar eklemlenmiştir?
ULUSLARARASI İLİŞKİLER ve Göç Sosyolojisi literatüründe; bugüne kadar daha ziyade Almanya’daki Türkler incelenmiş olup, siyasetten sosyolojiye, ekonomiden sanata bu göçmenlerin entegrasyon bilançoları ve Almanya – Türkiye ilişkisindeki etkilerine odaklanılmıştır. Bu yazı ise madalyonun diğer tarafına ışık tutuyor; yani Türkiye'deki Almanları gündemliyor; hem göç-diaspora çalışmalarında hem de ikili ilişkilerdeki önemini anlatmayı hedefliyor. 

Vurgulanmalıdır ki, Türkiye’deki Alman nüfusun hem göç hareketleri hem de Türkiye-Almanya ilişkilerindeki yeri kayda değer bir önem taşımaktadır. Türkiye’de ikamet eden/çalışan Alman akademisyen Kaiser’e göre; 2015 yılında Türkiye’de yaşayan Alman vatandaşlarının sayısı “140.000'den fazla” idi. Bununla birlikte literatürdeki genel kanı; – rakamlar net olmamakla ve tahminlere dayanmakla birlikte – Türkiye’de 70.000 ila 140.000 arasında Alman vatandaşının ikamet ettiği yönündedir.

Türkiye-Almanya ilişkilerinde Türkiye’deki Almanlar var mı?

Artan iletişim ve ulaşım olanaklarıyla ilintili olarak, her alanda bireylerin, örgütlerin ve grupların inşa ettiği ulusötesileşme dönemi olarak atfedilen bu dönemde, Türkiye ile Almanya arasındaki göç ilişkisi gittikçe karşılıklı hale gelmekte ve olası bir nüfus hareketliliğine doğru evrilme eğilimi göstermektedir. Türkiye’den Almanya’ya göç hareketi devam etmekle beraber, Almanya’dan Türkiye’ye göç de boyutunu ve çeşitliliğini artırarak süregelmektedir. Yani Türkiye ve Almanya arasında zamanla güçlü bir göç ilişkisi oluşmuş, bu ilişki “Türk-Alman göç kültürü” olarak anılmaya başlamıştır. 

1990’lı yılların ortalarından itibaren Türkiye için tersine göç süreci başlamıştır. Türk kökenli vatandaşların tersine göç sürecinde, Alman kökenli göçmenlerde olduğu gibi, Türkiye’ye geliş nedenleri birçok faktörü içinde barındırmaktadır ve bu faktörler her iki grup için de yaşam koşulları, ekonomik durum, yaş ve beklentiye göre çeşitlilik içermektedir. Turist olarak gelenler, bürokratlar, gazeteciler, eşler vb. bu bağlamda zikredilebilir. Örneğin tersine göçte Almanya’dan Türkiye’ye gelen yüksek vasıflı kadınların, Türk kökenli olan ve olmayan şeklinde ikiye ayrıldığında çeşitli avantaj ve dezavantajlara sahip oldukları görülmektedir. Bununla birlikte ortak beklentileri, şikayetleri ve yaşadıkları entegrasyon sorunları da bulunmaktadır.  Türkiye'nin batısındaki İstanbul, Bursa gibi şehirlerde Alman sermayesi ile çalışan şirketlerin yoğunlaşması, buralara hem nitelikli Alman göçlerini çekmektedir hem de buralarda kendi ölçülerinde Alman-Türk yaşam tarzları geliştirmektedir. Türkiye’nin toplam ticaretinin yüzde 10'unun Almanya ile gerçekleştirildiği, iki ülke arasında 35 milyar dolarlık dış ticaret hacmi bulunduğu unutulmamalıdır. Bununla birlikte, iki ülke arasındaki nüfus akımları, bir sarkacın hareketine benzeyen karşılıklı göçleri ve geri dönüşleri içermektedir. 

Almanya-Türkiye ilişkilerindeki denklemde kendisini çoğunlukla “zor partner” olarak gören bir diplomasi bulan Türkiye, bazı hususlarda farklı da davranabilmelidir. Çünkü devlet denilen güç olgusu ile halk denen kader olguları bazen çatışmakta, bazen ortaklaşa şekil almaktadır. Türk-Alman ilişkileri, tarihsel olarak daha gerilere götürülebileceği gibi, yoğun olarak 150 senelik bir mirasa sahiptir. Bu ilişkilerde beşeri odağı, bugüne değin özellikle 1961 işçi göçüyle Almanya’ya yerleşen Türkiye vatandaşları oluşturmuştur – ki günümüzde 3 milyon civarında bir nüfus Almanya’da yaşadığından dolayı bu çok da isabetsiz gözükmemektedir. Lakin bugün artık Türkiye’deki Alman nüfusun hem akademide hak ettiği önemi almasının hem de Türkiye-Almanya ilişkilerinde bir faktör olarak tezahür etmesinin zamanı gelmiştir. 

Örneğin Karslı ya da Alanyalı Almanlar veya Nasyonal Sosyalist döneminde Türkiye’ye göç eden akademisyenler, ilgili literatürde nerededir ve Türk-Alman ilişkilerinde neden hak ettiği değeri almazlar?

Yumuşak güç olasılığı bağlamında Türkiye’deki Almanlar

ABD ya da Almanya göç politikaları incelendiğinde, uygulanan “farklı milletlerden göç alma” stratejisi, ülkenin dış ilişkilerinde yumuşak güç unsuru olarak işlev görmektedir. Bu bağlamda örneğin ekonomik kuruluşların direktörlerinden parti başkanlarına birçok isim, köken ülkelerle ilişkilerde “elçi veya nüfuz oluşturma görevi” görebilmektedir. Öncelikle Türkiye’de Diaspora Araştırma Merkezi gibi özel oluşumların kurulup çoğaltılması ve bunların çalışmalarının desteklenmesi elzemdir. Bu konunun devlet teknokratları tarafından idrak edilmesi kritiktir. 

Türkiye’de birbirinden farklı Alman topluluklarının varlığı göz önüne alındığında, bu gruplar için çeşitli “jest etkinlikleri” ya da “anma günü” düşünülebilir. Boğaz’ın Almanları ve dönemin Galata’sında sanattan ekonomiye uzanan kültürel katkıları için çeşitli yapılar veya yapılarda hatırat dekorları (örneğin büstler) inşa edilebilir. Wilhelm Almanya’sı ile I. Dünya Savaşı’nda yaşanan “savaş kardeşliği” için bir dostluk müzesi inşa edilebilir. Yine, Japonya’da inşa edilen “Ertuğrul Fırkateyni” şehitleri anıtı anımsanırsa, Karslı Almanlar/Estonlar için benzeri bir anıt mezarlık yapılabilir. 

Nazi Almanya’sından kaçan bilim insanları çerçevesinde altı çizilerek ifade edilmelidir ki, Türkiye elindeki “lobi madeni”nin değerini işleyememiştir. Günümüz Türkiye’sinin bile göç ve diaspora çalışmalarında bu “göçmen mirası” değerlendirilmelidir. Dünyanın en büyük diaspora grubu olan İrlandalılar’ın (70 milyon) oluşturdukları küresel haberleşme ve etkileşim ağları bu noktada vurucu bir örnek olarak hatırlanılmalıdır. Çünkü küreselleşmiş dünyada “network” büyük bir güçtür ve bu “dünyaca ünlü bilim insanları” – yazık ki – sanki Türkiye’nin radarından çıkmış gibi görünmektedir. Her ne kadar o dönemde gelen bilim insanlarının çoğunluğu Türk vatandaşı olmasalar da ve ülkelerine geri dönseler de Türkiye’nin kendilerine sunduğu “hayat öpücüğü”nü unutmaları söz konusu değildir. Örneğin, Hitler döneminde çok sayıda bilim insanını Türkiye’ye getiren Ord. Prof. Dr. Schwartz'ın dünya çapında oluşturduğu girişim, “yaşamı tehlike altında olan” akademisyenleri kurtarma faaliyetinde bulunmaktadır. Bu tarz halkalara eklemlenilmelidir. Dışişleri Bakanlığının ve büyükelçiliklerin bu konuda – dostluk ve dayanışma siyaseti adına – harcayacağı mesai, boşuna olmayacaktır. 

Almanya ve Türkye’nin göç kaynaklı iç içe geçmiş beşeri yapısı düşünüldüğünde, Türkiye’de yaşayan Almanlar için “zorlaştıran bürokrasi” yerine daha esnek bir göç politikası düşünülebilir. Ayrıca, Türk kökenli Almanların Türkiye’deki hakları hukuksal zeminde daha adil korunabilir. Aynı durum, Türkiye’yi ikamet yeri seçmiş Türk vatandaşlarının Alman eşleri ve çocukları için de geçerlidir. Dahası, – sosyal medya kanallarındaki benzer programlarından öykünerek – Türkiye’ye atanmış “iki ülke ilişkilerine katkıda bulunan” çalışanlar veya göç etmiş nitelikli bireyler için TRT’de ilginç göç hikâyeleri başlıklı belgeseller yapılabilir. 

Ege ve Akdeniz sahilleri binlerce Avrupalıya yeni yurt olmuştur. Marmaris, Bodrum ve özellikle Alanya, Almanlar için kayda değer durumdadır. Burada satın alınan evler, geçirilen tatiller veya inşa edilen oteller, bu insan topluluklarının varlığının en açık göstergesidir. Ekonomiden kültüre her türlü olumlu ve olumsuz etkiler not edilerek hem koruyucu hem de kolaylaştırıcı bir politika uygulanmalıdır. Alanya’daki Türkiye’nin ilk ve tek Yabancılar Meclisi düşünüldüğünde bu diğer bölgelere model olacak şekilde desteklenmeli, yerel, bölgesel hatta yurt genelince siyaset yapmaları teşvik edilmelidir. Türkiye’de yaşayan Almanların dil öğreniminde hem akademi hem de kurslar daha etkin kullanılmalıdır. Bu nüfusun yerli nüfus ile kaynaşması/entegrasyonu için örneğin “Pazar Kahvaltıları” gibi programlar organize edilmelidir. Bu noktada bildirilmelidir ki, Almanların anadillerini hem yerel halkla ve diğer anadil konuşurlarıyla kullanabilmeleri hem de kendi kültürlerini gerek yılbaşı öncesi Noel pazarında gerekse Kirschen Kafe’de pazarları bir araya gelerek yaşamaları, onları yabancı bir yerde yaşamanın ötesine taşıyarak Alanya’nın çok kültürlülüğüne dahil etmiştir.  Son olarak, Alanya Belediyesi resmi sitesinin dillerinden biri de Almancadır; yönetim aygıtlarının vatandaş ile iletişime geç(ebil)mesi, entegrasyona katkı sunan bir etki üretecektir.

Genç bir insanın eğitimine devam etmesi, farklı bir ülkede yeni tecrübeler edinmesi, bizzat kültürel olarak etkileşimde kalmasına olanak sağlayan öğrenci programları, “ulusötesi ve uluslararası” göçün yeni bir şekli olarak, küreselleşme kadar yerelleşme yolunda bir dinamik oluşturan, ön yargıları onatan ya da bertaraf eden bir olgudur. Bu vasıtayla Türkiye’ye gelmiş, ülkesine dönmüş veya tekrardan Türkiye’ye geri dönmüş insanlar, günümüzde bir yönden “vatandaş”tır, diğer yönden ise “kültür elçisi”dir. Türkiye’ye eğitimleri için gelen Almanların çoğu, – kimi olumsuz tecrübe ve eleştirilerle birlikte – burada Almanya’nın Türkiye’ye yönelik negatif basın propagandasından ve ön yargılardan kurtulduklarını ifade etmektedir. Ayrıca ortak siyasi aktörler (AB, ülkeler ve Türkiye) – kimi olumsuz gelişmelere rağmen – bu kanalla iletişim kurmaktadırlar. Bu, diyaloğun devamı ve canlılığı açısından da bir fırsat penceresi oluşturmaktadır. Alman öğrenci ve akademisyenler, o sebeple Türkiye’nin göç birimleri tarafından, aktüel okuyan/araştıran ve eğitimi/araştırmasını bitirenler arasında bir haberleşme ağı (network) tesis etmeli, geziler düzenlemeli ve bu etkileşmi periyodik olarak sürdürülmelidir. Türkiye kendine ayrılan Erasmus kotasını dolduramamaktadır; o sebeple ülke tanıtımına yönelik farklı lobi aktiviteleri elzem görünmektedir.

Bitirirken 

“Türkiye’de yaşayan Almanlar, Türkiye-Almanya ilişkilerine ne kadar eklemlenmiştir?” sorusu, kanımızca önemlidir. Almanya’da başarılı doktorlarımızdan iş insanlarımıza, edebiyatçı Feridun Zaimoğlu’dan sinemadaki Fatih Akın’a, onlarca başarılı figür bu anlamda Türkiye’ye benzer ilhamları çağrıştırabilmelidir. Türkiye’deki Alman nüfusun taşıdığı stratejik anlam, politikalarda hak ettiği yeri almalıdır.

İSMAİL ERMAĞAN

Halen İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesi olan Doç. Dr. İsmail Ermağan, lisansını Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’nde, yüksek lisansını Hamburg Üniversitesi Sosyoloji ve Siyaset Bilimi Bölümlerinde yaptı. Ermağan doktora derecesini Erfurt Üniversitesinin Max Weber Yüksek Araştırmalar Merkezi’nde aldı. Başlıca çalışma alanları şunlardır: Avrupa Birliği entegrasyonu, Türkiye-AB ilişkileri, Türkiye-Almanya İlişkileri, Almanya’daki Türkler, Afrika, Latin Amerika ve Asya-Pasifik okumaları, göç ve göç yönetimi. Yurt içinde ve yurt dışında 70 civarında makalesi/kitap bölümü olan yazarın şu kitapları yayımlanmıştır: Almanya Türkleri’nin Uyum ve Ayrılım Eğilimleri; Avrupa Birliği ve Türkiye’nin Üyeliği: Türk Partilerinin ve Avrupa Parlamentosundaki Partilerin Politikaları; Türkiye’nin Yönü Avrupa Birliği’ne mi: Türkiye’de AB Şüpheciliği; Türkiye’deki Sivil Toplum Örgütlerinin AB Üyeliğine İlişkin Davranışları; 21. Yüzyılda Uluslararası İlişkilerde Yeni Trendler: İnsanımız İlk 10 Yolunda mı?; Dünya Siyasetinde Almanya 1-2; Dünya Siyasetinde Latin Amerika 1-2; Dünya Siyasetinde Afrika 1-5; Dünya Siyasetinde Doğu Asya.