×
ALMANYA

ANALİZ

Almanya’nın Göç Politikaları

Almanya'nın mülteci politikası ve uygulamaları, mevcut mültecilerin entegre edilmesi ve aynı zamanda Almanya'ya giriş yapan mültecilerin sayısının azaltılması bağlamında iki yönlüdür.
ALMANYA DÜNYADA göç politikaları bağlamında kayda değer bir yere sahip. II. Dünya Savaşı sonuna kadar, ABD’den Arjantin’e, Kanada’ya, eski Sovyetler diyarlarına göç veren bir ülke iken II. Dünya Savaşı’ndaki yıkıma inat ekonomik atılım (“Wirtschaftswunder”) ile göç alan bir konuma evrilen ülke, 2000 yılından itibaren – eksikliklere ve sorunlara rağmen – önemli göç politikaları gerçekleştiriyor. Göçmen destinasyonları listesinde en çok tercih edilen ülkeler arasında önlerde gelen Almanya, bu “rağbet görmeyi”; hem bir insani misyona hem ekonomik kalkınmaya hem de küreselleşmiş bir diplomasi kulvarına çevirmiş durumda. Dünyanın dört bir yanından kabul ettiği göçmenleri (“yeni yerlileri”) bu ülkeler ile ticari ve kültürel ilişkiler geliştirerek, göç politikaları üzerinden kendisine nüfuz kazandırmayı rasyonel biçimde uyguluyor. Güvenlik ve insan hakları ortalamasında ilerleyen süreç, aynı zamanda aşırı sağın yükselmesini beraberinde getirince, “Almanya bunu nasıl çözecek ve bu sorunla nasıl başa çıkacak?” sorularını da kalın bir tonda gündeme dönüştürmekte. Almanya göç politikalarının analizi, bu işlere yeni başlayan Türkiye bürokrasisi için de kanımızca elzem görünüyor.

Kompleks Bir Göç Ülkesi, Almanya 

Almanya’da yaşayan toplamda 83 milyon civarındaki insandan beşte biri göçle ilintili kişilerden (ya ebeveyni ya da kendisi göç kökenlilerden) oluşmakta; o sebeple göç arka planlı vatandaşların bu ülkede toplumsal ve kamusal çark için taşıdığı önem anlaşılabilir. O sebeple göç ve entegrasyon politikalarının siyasal, kültürel ve ekonomik etkilerinin yanı sıra nüfusun sağlığı açısından da yadsınamaz bir tarafı bulunuyor. Ana toplum ve yeni yerliler arasında adil ve dengeli bir uyum politikası kadar süreklilik arz eden bir göç politikası, Almanya ve benzeri ülkeler için kaçınılmaz. Almanya, yukarıda verilen rakamlara uygun politikaları Soğuk Savaş sonrası bir süreç içerisinde kurumsallaştırdı. Bu kurumsallaşma sürecinde; Soğuk Savaş sonrası uluslarararası ilişkiler konjonktürü, Almanya içi demografik dönüşüm (devamlılığı) ve Avrupa Birliği göç politikaları birer değişken olarak tezahür etti. 1950’lilerden günümüze vuku bulan değişim ve dönüşümde Almanya’nın göç politikaları; kan bağı yerine vatandaşlık hakkı üzerinden tanımlanan, küreselleşen, ama aynı zamanda göçmen-sığınmacı ve ana toplum arasında sorunların tamamen hallolmadığı ve ayrıca bir tepki olarak aşırı sağın yükseldiği bir bilançoya sahip.

Ülkede – her iki taraf kaynaklı sorunlar ile birlikte – entegrasyondan diskriminasyona, akkulturasyondan segregasyona uzanan bir hatta, çokkültürlü bir yapının bütünüyle reddedilmeyip, Alman kimliğinin muhafaza edildiği bir uyum süreci gözlenmektedir. Örneğin 2006 yılında sokaklara taşan Alman milli kimliği vurgusunun mercii Alman milli futbol takımında, günümüzde oynayan göç kökenli oyunculardan rahat olarak bir 11 çıkıyor. Diğer yandan, ülkede (eğitim sistemi veya işe alımlarda) öteleyici devlet uygulamalarından entegrasyon karşıtı yılbaşı kutlamalarında tacizlere veya Duisburg’taki bir Suriyeli’nin kılıçla infazı gibi olaylara da şahit olunmakta. Dolayısıyla, göç konusu ve süreci komplekstir ve değişen dinamiklere sahip. 

Altı çizilmelidir ki, dünyanın kişi başına düşen gelir sıralamasında en üstlerde bulunan ve sosyal-sendikal hakların emin görüldüğü ülkelerden olduğu için de ABD’den sonra mülteciler tarafından en çok tercih edilen ikinci OECD üyesi olan Almanya, göçmen hareketlerinde önemli bir destinasyon aktörüdür. 

Kan Bağı’ndan Yurttaşlık Kriterine Evrim

Almanya'nın mülteci politikası ve uygulamaları, mevcut mültecilerin entegre edilmesi ve aynı zamanda Almanya'ya giriş yapan mültecilerin sayısının azaltılması bağlamında iki yönlüdür. Alman göç ve iltica kanunlarının kapsamlı bir şekilde gözden geçirilmesi ve vatandaşlık gereksinimlerinin büyük oranda değişmesi, ülkenin göç zorluklarıyla daha etkin bir şekilde mücadele etmesini sağlıyor. Bu sayede, Almanya, özellikle son 10 yılda sadece on binlerce insani göçmen olarak kabulünün ötesinde, dünya çapındaki sığınmacılar için hedef ülke haline geldi. Bu temel değişiklikler yeni zorlukları da beraberinde getirdi. Alman toplumu göç konusunda giderek ayrışmaya sürüklendi. Birçok Alman, hızlı demografik ve toplumsal değişime karşı daha fazla duyarlılık gösteriyor. Devlet; 2000’li yılların başında kan bağı (“biyolojik Alman”) yerine doğum ve vatandaşlık kavramını getirdi. Günümüzde dilsel ve kültürel entegrasyona özellikle dikkat çekilmektedir. 

Gelecekteki muhtemel göçmenler göz önüne alındığında, özellikle dayanışma temelli, daha ciddi entegrasyon taahhüdü gerekli. Göçmen gelişmelerine karşı kamuoyunun ilgisi büyük ve göçmen konusu, yüksek miktarda finansal kaynağın yeni politikalara ve pilot projelere aktarılması açısından; dolayısıyla da sosyal entegrasyona ilave olarak ekonomik maliyet açısından önemli. Tüm bu bürokratik tartışmaların gölgesinde, esasen pek çok Alman, göçmenler konusunda olumlu görüş bildirmekte. Yapılan son çalışmalar, Alman toplumunun mültecilere karşı zaman zaman endişeli tutumlar geliştirse de mevcut yasal düzenlemeleri desteklediğini göstermektedir. Buna karşın, göçmen karşıtı tezleriyle ünlenen Almanya İçin Alternatif Partisi’nin, son eyalet seçimlerinde aldığı yüzde 27,5 oranındaki oyla, göç-entegrasyon denkleminde kritik bir değişken durumuna geldiğini göstermektedir. Görünen odur ki, Almanya, gerek politikacılar gerekse halk nezdinde göç politikalarının, ülkenin toplum ve ekonomisinin yararına nasıl şekillendirilebileceğini sorgulamaya devam etmektedir. İzlenen “açık kapı politikası”nın sonlanması, beraberinde, kendi iç tartışmalarına yönelik olarak bir yandan aşırı sağın yükselişini önleme, diğer yandan entegrasyon konusundaki çabaları devam ettirme imkanı verirken; ülkenin geleceğe yönelik tüm bu mücadelesi hem güvenliğini hem de savunduğu liberal demokratik değerleri koruma konusunda önemli bir politik tutumu oluşturuyor.

Örneğin Almanya, Suriyeli sığınmacılar konusunda belirli bir dönem açık kapı diplomasisi uygularken, ülkede aşırı sağ yükselmiş; eş zamanlı olarak Avrupa genelinde de aşırı sağ siyasette yükselme izlenmiştir. Ülkede bir süre sonra açık kapı diplomasisi sonlanmış, fakat nihayetinde bu durum Avrupa Birliği nezdinde çok karşılık bulamamıştır. Avrupa Birliği’nin göç sorununu çözme yaklaşımını benimseyen öncü ülkesi Almanya, başta kota sistemi olmak üzere, önerdiği ve uyguladığı politikalarla Birlik genelinde pek çok tartışmaya neden olmuştur ve olmaya devam etmektedir.

Göçün Makul Yönetimi Şart

Bitirirken toparlarsak, Almanya’da göç konusu; tarihsel, politik, ekonomik, sosyolojik, kültürel, dilsel ve dinsel bağlamlarda oldukça kayda değer bir konu olup, ülke toplumunu derinden şekillendiren dinamiklerin başında geliyor. Uzun yıllar ülke dışı göç veren ülke, II. Dünya Savaşı sonrası “ekonomik mucize” ile göç almaya başlamış, fakat göç-entegrasyon politikaları 2000’li yıllara değin Soğuk Savaş dönemi siyasal kimliği ile şekillenmiş; ancak Soğuk Savaş sonrası Otto Schilly’nin deyimiyle küreselleşen dünyadaki tepkilere adapte olarak küreselleşen bir göç politikasını devreye almıştır. Güvenlik yaklaşımları, çıkar ve insani diplomasiyi harmanlamaya çalışan bir strateji ile Almanya bir tür ABD göç politikası izleyerek, küresel ticaret devleti gerçeğini göçmenleri üzerinden – potansiyeli ölçüsünde – örmeyi denemektedir. Sadece belli bir coğrafyadan seçilmeyen, dünyanın neredeyse her yerinden kabul edilen “göçmen sosyolojisi”, çoğunluk Alman toplumuna entegrasyonu sanki kolaylaştıran bir etki de üretiyor. Diğer yandan, (örneğin Türkiye’den) muhalif kesimlerin sığınmacı vb. olarak ülkeye alınmaları ile dış politikada nüfuz üretme ve iç politikada göçmenler arasında dengeleme misyonları hedefleniyor. Göç politikalarındaki bütün bu farklı varyosyanlara rağmen, Almanya, aşırı sağın yükselmesi, paralel toplum eğilimleri, evinde hissenin oluşturulması vb. göç sorunlarına şimdilik bir çare üretememiştir. Nüfusun azalması, kalifiye kesime duyulan ihtiyaç ve dışarıya doğru yaşanan beyin göçü, Alman göç politikalarında son derece dinamik olan bu sürecin daha iyi yönetilmesini elzem kılmaktadır.

İSMAİL ERMAĞAN

Halen İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesi olan Doç. Dr. İsmail Ermağan, lisansını Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’nde, yüksek lisansını Hamburg Üniversitesi Sosyoloji ve Siyaset Bilimi Bölümlerinde yaptı. Ermağan doktora derecesini Erfurt Üniversitesinin Max Weber Yüksek Araştırmalar Merkezi’nde aldı. Başlıca çalışma alanları şunlardır: Avrupa Birliği entegrasyonu, Türkiye-AB ilişkileri, Türkiye-Almanya İlişkileri, Almanya’daki Türkler, Afrika, Latin Amerika ve Asya-Pasifik okumaları, göç ve göç yönetimi. Yurt içinde ve yurt dışında 70 civarında makalesi/kitap bölümü olan yazarın şu kitapları yayımlanmıştır: Almanya Türkleri’nin Uyum ve Ayrılım Eğilimleri; Avrupa Birliği ve Türkiye’nin Üyeliği: Türk Partilerinin ve Avrupa Parlamentosundaki Partilerin Politikaları; Türkiye’nin Yönü Avrupa Birliği’ne mi: Türkiye’de AB Şüpheciliği; Türkiye’deki Sivil Toplum Örgütlerinin AB Üyeliğine İlişkin Davranışları; 21. Yüzyılda Uluslararası İlişkilerde Yeni Trendler: İnsanımız İlk 10 Yolunda mı?; Dünya Siyasetinde Almanya 1-2; Dünya Siyasetinde Latin Amerika 1-2; Dünya Siyasetinde Afrika 1-5; Dünya Siyasetinde Doğu Asya.