×
ALMANYA

ANALİZ

Almanya Siyaseti ve Muhafazakâr Gelenek’te Bir “Şansölye Angela Merkel” İrdelemesi

Tahmin edilebilir biri; ancak hiç de tipik bir Alman gibi değil.
Almanya’da Merkel hangi siyaset geleneğinden geliyor? Kendisi nasıl bir lider? Neleri başardı, neleri başaramadı? İçeriden (partisindeki muhafazakâr kesimlerden) ve dışarıdan özellikle hangi politikalarda eleştirildi? Bu yazıda, cevap aradığımız sorular bunlar.

Öncelikle Bundestag (meclis) partileri hakkında kısa bir bilgi aktaralım ki, “Merkel hangi düzlemde hareket etti ve ediyor?” sorusunu net verelim: 2017 yılındaki seçimlerde Merkel’in partisi Hıristiyan Demokratlar oy kaybı yaşasa da yüzde 13 oy farkla SPD’nin önünde, yüzde 33 ile birinci parti olmayı başarmıştır. En büyük yenilik ise 2013 yılında kurulan ve ilk genel seçimlerinde yüzde 12,6 oy oranı ile meclise girmeyi başaran Almanya İçin Alternatif Partisi olmuştur. Sırasıyla şu partiler (ve siyaset yaklaşımları) mecliste bulunmaktadır: Hristiyan Demokratlar (CDU – CSU, Birlik Partileri, merkez sağ), Sosyal Demokratlar (SPD, merkez sol), Almanya İçin Alternatif (AfD, aşırı sağ, sağ popülist), Liberaller (FDP), Sosyalistler/Sol Parti (Marksist-Leninist sol) ve Yeşiller/İttifak 90 (yeni sol/özgürlükçü sol, çevreci). 

15 senelik (2005-günümüz) iktidarı sürecinde Merkel, 2005 ve 2013 yılları gibi 2017’de Sosyal Demokratlar ile (yani CDU/CSU ve SPD arasında) üç “büyük koalisyon”u, 2009’da ise Liberaller ile Siyah-Sarı koalisyonu (CDU/CSU ve FDP arasında) kurmuştur. 

“Muhafazakâr Gelenek” Almanya’da nasıl bir tarihsel seyir izledi? 
1945 yılında sonra eren II. Dünya Savaşı’nı müteakip Hıristiyan Demokrat Birliği (CDU)  kurulmuştur. Böylece Almanya tarihinde ilk defa mezhepler üstü, yani Katolik ve Protestan mezheplerine mensup Hıristiyanların bir araya geldiği bir parti vücut bulmuştur. Daha önceki yıllarda “Zentrum” (Merkez) adında bir parti vardı ama bu parti sadece Katoliklerden oluşmakta idi. Zentrum bu savaştan sonra tekrar kurulduğundan, CDU, önce Zentrum’a karşı başarılı olmak zorunda idi. CDU, farklı seçmen gruplarına hitap etmek istediğinden, ismindeki “Birlik” kelimesini öne çıkarmıştır. Bu süreçte, Bavyera bölgesinde gerisinde kaldığı CSU ile federal politikada ortak hareket etme kararı almışlardır.

CDU, Batı Almanya’nın 1949 yılında gerçekleştirilen ilk seçimlerini kazanmış ve 1969 yılına kadar parlamentonun en güçlü aktörü olmuştur. 14 yıl başbakanlık yapan Konrad Adaneuar, bu kuruluş ve yeniden organizasyon döneminin başat aktörü olarak tarihte yerini almıştır. Sonraki periyotta, parti ancak 1982 seçimlerini kazanabilmiş ve 1998’e kadar da iktidarda kalmıştır. 

Belirtmek gerekir ki, 2007 yılındaki parti programında CDU, kendini Hıristiyan liberal ve muhafazakâr olarak tanımlamaktadır. Politikasının temelinde “Hıristiyanlık açısından insan anlayışının ve insanların Tanrı’ya karşı olan sorumluluklarının” yattığını ifade etmektedir. Onur, hürriyet, eşitlik ve dinsel dayanışma kayda değer önemdedir. Partinin kalelerini öncelikle kırsal kesim ve/veya Katolik nüfusun bulunduğu bölgeler oluşturmaktadır. CDU’ya oy verenlerin çoğu özel sektörde çalışan beyaz yakalılar, devlet memurları ve emeklilerden oluşmaktadır. Parti programında, kadınların ve işçilerin daha düşük bir seviyede temsil edildikleri söylenebilir. 

Ana ekonomi ilkesi, sosyal piyasa ekonomisidir. Tercih ettiği koalisyon ortağı genelde FDP partisidir, çünkü CDU özellikle ekonomi ve vergi politikalarında en çok ortak noktayı bu partide bulmaktadır. Buna karşın, sosyalist ve aşırı sağcı partiler ile koalisyon kurmayı reddetmektedir. 

Dış politikada; Avrupa Birliği’nin (AB) ve ABD ile olan ilişkilerin derinleştirilmesini hedeflemektedir. CDU’ya göre, Almanya’nın dünyada barış ve hürriyet ilkeleri için, ABD ile birlikte çalışmalar yürütülmelidir. Gerek Almanya’nın gerek CDU’nun derin dış politika damarlarında Amerikan etkisinin önemli iki sebebi bulunmaktadır: II. Dünya Savaşı sonrası Amerika’nın Almanya tarihindeki rolü ve Amerika’daki en büyük azınlığın Alman kökenliler olması. 

İç politikada; göçmenlerden entegrasyon konusunda daha çok çaba sarf etmelerini beklemekte; göçmenlerin Almanca öğrenmelerinin desteklenmesini savunmakta ve son kertede “kontrollü bir göç politikası” izlenmesini talep etmektedir. Çifte vatandaşlığı, sadece istisna olarak kabul etmektedir. 

Kiliseler ile olan ilişkilerinde görünen tablo şudur: CDU, “insan” ile ilgili hususlarda, Hıristiyan bakış açısını benimsemiştir. Bu anlamda hareket tarzında, Kilise temsilcilerinin verdikleri politik beyanlar ile düzenli olarak bir örtüşme gözlemlenmektedir. Mesela, 2017 yılında eşcinsel evliliğin mecliste onaylanması Merkel’in muhalefetine rağmen gerçekleşti. Merkel şöyle konuştu: “Bana göre, anayasa tarafından korunan evlilik kurumu, bir kadınla bir erkeğin evlenmesi demektir. Bu nedenle bu yasa tasarısına destek vermedim.” Diğer yandan, sosyal politikada veya biyo-teknolojinin özellikle genetik araştırmaların desteklenmesi konularında, kilise ile farklı yaklaşımlar ve zıt bakış açıları da ortaya koymaktadır.

Vurgulamak gerekir ki, “kardeş parti” CSU, gerek parti programı açısından gerekse muhafazakâr değerler-tutumlar ve bunlara zarar getirebilecek süreçler-eylemler konusunda CDU’dan daha tutucu bir siyaset izlemektedir. Günümüzde, CSU kendisini “muhafazakâr”, “liberal” ve “sosyal” olarak tanımlamaktadır. CSU’nun bütün parti programlarında üç temel ilke görülebilir: Konservatif temel duruş, Hıristiyanlığa yönlenme ve Federal Sistemin önemsenmesi.

Birleşmeye kadar Doğu Almanya’da, ateist bir kültür içerisinde Protestan bir papazın kızı olarak sosyalleşen Merkel’in, 2000 yılında başına geçtiği partinin, geleneği açısından da kritik zorlukları aştığı anlaşılabiliyor.

Merkel Nasıl Bir Siyasetçi?
16 yıllık yönetimi (1982-1998) ile tarihsel bir figür haline gelen Helmut Kohl’den sonra muhafazakâr siyasette bu başarıyı tekrarlayan, “ebedi şansölye” olarak tanımlanan ve ülkenin ilk kadın başbakanı olan Merkel, Forbes dergisi tarafından hazırlanan dünyanın en güçlü kadınları listesinde 2020’de 10’uncu kez üst üste lider seçilmiştir. 2021 yılında başbakanlığa aday olmayacağını deklare eden Merkel’in, CDU’daki parti başkanlığına 2018 yılında, -örneğin Yunanistan’ın ekonomik krizinin yönetilmesi sürecinde olduğu gibi- kimi zaman Merkel’e itirazlar getirse de “Mini Merkel” ve “Merkel'in Veliaht Prensesi” olarak görülen Annegret Kramp-Karrenbauer seçilmiştir. Merkel, Alman halkının ilk başlarda kendisine taktığı Mutti (anne) lakabını zaman içerisinde “güvenilir bir lider” algısına dönüştürmüş ve bugün görev süresinin sonlarına doğru şu kelimelerle betimlenmektedir: “Sade, sağduyulu, çalışkan, kararlı ve mantıklı! Hem ‘kararlılık ve demokrasi’ arasındaki ince siyasi refleksleri hem de ülkesinin mahallelerini ve dünyayı takip eden siyaset kadrosu, başarısının anahtarı gibi görünüyor.”

Merkel’in başarısında karikatürist Heiko Sakurai sadeliği ve rasyonaliteyi öne çıkarıyor: “İnsanlar onun aşırılığa meyili olmadığını biliyor ve özel hayatıyla da birçok kişiyi etkiliyor. Eski Fransa Cumhurbaşkanı Francois Hollande’ın motosikletiyle kız arkadaşını görmeye giderken çekilmiş olan fotoğrafını hatırlıyorum. Kimse Angela Merkel’i böyle bir fotoğrafta hayal edemez ve zaten böyle bir şey olmayacaktır da…. Merkel tahmin edilebilir biri ancak bir ideolojiye, sadece ona bağlı kalmak adına bağlı kalmaz. Bu hiç de tipik bir Alman davranışı değil. Almanlar geleneklerine ve ideolojilerine bağlılıklarıyla tanınırlar.” 

Almanların tarihine atıfta bulunacak olursak, görülmektedir ki, Merkel’in -Prusya Kraliçesi Sophie Charlottenburg ve Habsburg İmparatoriçesi Maria Theresia’nın ardından- üçüncü kadın lider olduğu görülmektedir. Son tahlilde, kimi zaman ketum kimi zaman birleştirici karakteri, kamera arkasında oldukça neşeli fakat kamu önünde özenli tavırları nedenleriyle onun cinsiyeti hiç tartışma konusu haline gelmemiştir.

İzlediği dengeli yol, geliştirdiği Almanya rasyonalitesi, izlediği “sakin ve titiz” siyaset tarzı ile hem Avrupa’da hem dünyada önemli kararların alınmasında doğrudan ve dolaylı olarak pay sahibi olmuştur. Kriz yönetmede başarısı sonucu uluslararası düzlemde artan etkisi, ülkesini de dünya politikalarında daha fazla kulak kabartılır yapmıştır. Trump’a meydan okuyucu tavrı, 2010 Avro Krizi’nde inisiyatif alan ve “daha fazla sorumluluk talep eden” politikaları ile Avrupa politikalarında öne çıkmıştır.

Türkiye’yi eleştirse de saf dışı bırakmayan politikası, Avrupa’da Erdoğan’ı direk arayabilecek siyasetçi olması, aslında kendi adına başarılı bir siyaset performansı. Merkel’in Avrupalı Türklerin en çok sevdiği siyasetçilerin başında gelmesi de, sanırım, onun dengeli ve ötekileştirmeyen siyaset tarzının çıktısı.

Siyasal ve Ekonomik Olarak Neleri başardı, neleri başaramadı?
Siyasal olarak özet bir resim verilmek istenirse: Avrupa Birliği (AB) siyasetinde, özellikle 2010 Avro Krizi ve İngiltere’nin üyelikten çıkması üzerine Merkel’li Almanya liderliğe yürümüştür. II. Dünya Savaşı’ndan sonra ikiye bölünen, onlarca itirazlı tartışmalarla Avrupa siyasetine (AET) üye yapılan ülke, 1990’da birleşmiş, 2010 sonrasında Avrupa’nın yeniden ekonomik ve siyasal devi-merkezi gücü haline gelmiştir. AB ülkelerine daha fazla sorumluluk üstlenilmesi gerektiğini salık vererek örneğin NATO gibi güvenlik kurumlarında Trump’ın zılgıtlarına maruz kalınmasının önüne geçilmesi yönünde alkışlar almıştır. Uygulamaya çalıştığı “bir arada kalan ve etkili olabilen” Avrupa siyaseti ile -Brexit’e rağmen- çoğu Avrupa ülkelerinde güven duyulan bir lider olmasını beraberinde getirmiştir. Bununla birlikte Merkel, Avrupa’da artık her tarafta yükselen aşırı sağa set çekememiş, bu kesimlerin -Avrupa’nın çığır açan medeniyet bulgularına kurşun atan- karanlık Orta Çağ eylemlerinin önüne geçememiştir. Öyle ki, 2017 seçimlerinde kendi ülkesinde başına bela açacak (ve hatta kendi partisinden de AfD’ye katılımlar yaşatacak) kadar bir aşırı sağ siyasetle karşı karşıya kalmıştır. Yine, ülkesinde aşırı sağcı terör örgütü NSU’nun döner cinayetleri olarak adlandırılan süreçte kayda değer bir hukuksal yargılama üretememiştir. Son olarak, Covid-19’a karşı ilk aşının ülkesinde bulunması bir yana, pandemi sürecinde AB üyelerinin resmen dayanışma dağılmasına gitmesi de, lider konumdaki ülkenin negatif karnesine yazılacaktır.

Ekonomik olarak kısa bir metraj sunulmak istenirse: Almanya’yı Schröder’in kapsamlı “Hartz IV” olarak adlandırılan ekonomik reformları ile devralan Merkel, zaman içerisinde işsizliği azalttı, dünya çapında kayda değer bir ekonomi performansı üretti; ülkeyi ilk beş büyük arasında tuttu. Kuantum kimyası üzerine doktora tezi yapmış olan Merkel, bilime de gereken önemi verdi: Bütçeden Ar-Ge payını yükseltti; Endüstri 4.0, yapay zeka, bilişim alanlarında yatırımları artırdı. Fakat büyüyen ekonomi olmasına rağmen, Almanya hala ne I. Dünya Savaşı öncesindeki ne de II. Dünya Savaşı sonrasındaki dünya liderliğine gidecek ekonomik atılımdan ve buluşlardan uzakta.

Merkel’e Eleştiriler
Özellikle üç siyasal karar sıra dışı eleştirilere ve de alkışlara neden olmuştur: 2011 Fukuşima felaketi sonrası Almanya’daki Nükleer santralleri 2022 yılında kapatacak olan karar, 2010 Avro Krizi’nde ve 2015 sonrası özellikle Suriyeli göçmenleri kota ile AB üyeleri arasında paylaştıran ve kendi ülkesine büyük paylar yazan kararlar. 
Avrupa’nın Ekonomik Krizi’nde ülke içi muhafazakârların getirdiği “Neden daha fazla ödeme yapıyoruz?” tenkitlerini “Avrupalılık” söylemiyle karşılamaya çalışmıştır. Mülteci politikalarında önceleri “açık kapı diplomasisi” uygulayan Merkel hem Birlik partilerinden hem de AB üyesi kimi ülkelerden gelen etkili tepkiler üzerine bu yolu yumuşatmaya gitmiş, “Wir schaffen das” (Başarabiliriz) sloganıyla da ülkesinin ihtiyacı olan demografi açığını gidermenin bir çözümü olarak “daha kontrollü” bir kulvara yönelmiştir. “Yeşil” olarak nitelenen nükleer politikasında, yenilenebilir enerji atılımları, ülkenin belki de gelecek kapısını açacak.

Sonuç olarak, iktidarı boyunca hem kardeş parti CSU’yla hem ülkesindeki diğer partilerle hem de AB üyeleri nezdinde dengeleri dikkate alan Merkel, kimi zaman alkışa rağmen eleştiri de almaktan kurtulamamıştır. Merkel’in son tahlilde ana eksen muhafazakâr değer ve gelenekleri dikkate alan bir çizgi izlediği açıktır. Ki bu resmin üzerine, kurduğu koalisyon hükümetleri eklenince, ortaklarıyla geçinmede ve ülkeyi, Avrupa’yı ve ABD’den Çin’e küresel ilişkileri yönetmede gösterdiği performans not edilmelidir. Bunun bir ispatı da, daha şimdiden İngilizce’den Çince’ye yazılan onlarca “Merkel sonrası” analizleri olsa gerek. Kültürel olarak daha dünyalı bir Almanya ve Avrupa’yı savunan Merkel’in fikirleri, her iki coğrafyada da yükselmiş aşırı sağ olgusuna nasıl çare olacak, olabilecek mi, zamanın vereceği bir cevap olarak görünüyor.

İSMAİL ERMAĞAN

Halen İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesi olan Doç. Dr. İsmail Ermağan, lisansını Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’nde, yüksek lisansını Hamburg Üniversitesi Sosyoloji ve Siyaset Bilimi Bölümlerinde yaptı. Ermağan doktora derecesini Erfurt Üniversitesinin Max Weber Yüksek Araştırmalar Merkezi’nde aldı. Başlıca çalışma alanları şunlardır: Avrupa Birliği entegrasyonu, Türkiye-AB ilişkileri, Türkiye-Almanya İlişkileri, Almanya’daki Türkler, Afrika, Latin Amerika ve Asya-Pasifik okumaları, göç ve göç yönetimi. Yurt içinde ve yurt dışında 70 civarında makalesi/kitap bölümü olan yazarın şu kitapları yayımlanmıştır: Almanya Türkleri’nin Uyum ve Ayrılım Eğilimleri; Avrupa Birliği ve Türkiye’nin Üyeliği: Türk Partilerinin ve Avrupa Parlamentosundaki Partilerin Politikaları; Türkiye’nin Yönü Avrupa Birliği’ne mi: Türkiye’de AB Şüpheciliği; Türkiye’deki Sivil Toplum Örgütlerinin AB Üyeliğine İlişkin Davranışları; 21. Yüzyılda Uluslararası İlişkilerde Yeni Trendler: İnsanımız İlk 10 Yolunda mı?; Dünya Siyasetinde Almanya 1-2; Dünya Siyasetinde Latin Amerika 1-2; Dünya Siyasetinde Afrika 1-5; Dünya Siyasetinde Doğu Asya.